Graham tuhaf bir şekilde çekiciydi. Uzun boyluydu ve aşırıya kaçmayacak kadar kaslıydı. Birazcık uzun bıraktığı kalın telli, dalgalı siyah saçları ve her nasılsa hem atılgan hem oyunbaz bir görünümü vardı. Kibar, koyu renk gözleri güvenilirlikten dem vuran türdendi ama içinde sevimli bir haylazlık kıvılcımı da barındırıyorlardı. Ama en önemlisi, onu öne çıkaran gülümsemeydi. Gülümsediğinde, gerçekten gülümsediğinde, Claire içinde bir sıcaklığın filizlendiğini hissediyordu. O anlarda gözlerini tıpkı gökyüzünden kayan bir yıldızdan ayıramayacağı gibi Graham'dan ayırması da imkânsız oluyordu.
"Dik başlı, iradeli, stresli iş ve garip saatler mi? Erkeklerin beni terk etmesine neden olan her şeyi sıraladın," diye mırıldandı Claire kadehine doğru.
"Senin çıktığın erkekler budala," dedi Graham. "Bunlar sende en sevdiğim şeyler."
Claire'in bakışları onun yüzüne çevrildi. "Sahiden mi?"
"Elbette. Yani işinin seni strese sokmasını sevmiyorum tabii ama yaptığın şeye hayranım."
Claire gülümsedi, kendini biraz daha iyi hissediyordu.
"Pekâlâ. Teşekkür ederim."
Son on yıldaki başarısız ilişkileri boyunca topladığı erkek kıyafetleriyle dolu bir çekmecesi bile vardı. Tişörtler, sweatshirtler, beyzbol şapkaları... İçlerinden biri hariç hepsi Claire'den ayrılmıştı, o da zımbırtılarını geri almayı hak etmediklerini düşünmüştü.
Alt tarafı giysiydi ne de olsa.
Tekrar alana dönüp kaşlarını çattı. Kendini en son ne zaman bu kadar çaresiz hissetmişti? Duygularını o an söylemek zorunda hissetmek; kendini onda kaybettiğini, karşısındaki kişinin bilmesini sağlamak; bunu yapabilmek için her türlü engeli aşabileceğini hissetmek bir yana hiçbir erkeğe onu sevdiğini dahi söylememişti.