Uzun hayatımda çok çeşitli işler yaptım. Mahkum olarak taş kırdım, ölü taşıdım, ağaç kestim ve daha sonra özgür biri iken inşaat alanında çalıştım, avukatlık yaptım, makaleler yazdım. Yine de en zor işim müzakerecilikti. Müzakere etmek karar vermektir ve karar vermekte şansız bir insan için çok zor bir iştir. Benim sorunum ne tatmin edici bir barışı elde edebilmek, ne de tatmin edici bir savaşı yürütebilmekti. Şantaj altında yapılan müzakereler Bosna'nın üzerinde Demokles'in kılıcı gibi sallanıyordu. Saldırıya uğrayan, yok edilen ve silahsız kişiler. büyük ıstıraplar çekmişti ve önerilen barış sadece ilkelerime değil, adalete de uygun değildi. Böyle bir barışı kabul edemez dim; savaşın devam etmesi mesajını taşıyarak ülkeme dönmek de zordu. İkilemim büyüktü. Kendimi çarmıha gerilmiş gibi hissettim (İzzetbegoviç, 2003: 316).
"Batılı toplumlar önce Bosna'da Müslüman halkın, ardından Kosova'da Arnavutların Sırplar tarafından soykırımdan geçirilmesini naklen televizyondan izledi. Televizyon muhabiri, kısa bir süre önce Sırp kurşunlarına hedef olan çocuğunun cesedi başında ağlayan Kosovalı anneye mikrofonu uzatıp 'Ne hissediyorsunuz?' diye sorduğu sırada, Batılı aile ekran karşısında mutlu bir şekilde yemeğini yiyordu"
Müslümanlar, Osmanlı dönemi sonrasında Bosna Hersek'te her daim hakkıyla temsil edilme, teşkilatlanma sıkıntısı yaşamışlar ve bunun bedelini çok ağır bir şekilde ödemişlerdir.
Fakat atalarından devraldığı bir dini değil, hemen her şeyi sorgulayan akli melekesi sayesinde yeniden iman ettiği İslam'ı benimsemiştir. İzzetbegoviç fikri cehdiyle tebellür eden inancını hayatı boyunca korumuştur.