Türkçeyi son derece güzel kullanırdı. Küfretmezdi; en fazla "inatçı katır" dediği anlatılır. İltifat etmeyi, bilhassa kadınlara güzel sözler söylemeyi severdi. Ama iğneli konuşmalarda da ustaydı.
Küstahlığa rastlayana kadar
mütevazıydı; nazikti, görgülüydü. İbadetine bağlı biri değildi ama ibadet edenlere hürmeti vardı. Kız kardeşi, Çanakkale șehitlerinin ruhuna, her yıl dönümünde mutlaka Kur'an okuttuğunu anlatıyor. Kendisi de Kur'an okur, iyi okunmasını istermiș. Ramazan ayı ya da kandil geceleri gibi özel zamanlarda
ihtimamlı olduğu, ibadet edenlere kolaylık sağladığı, Köşk'e içki ve saz ekibi sokmadığı biliniyor.
Kendinizi geliştirmek, yetiştirmek istiyorsanız, işinizle gücünüzle ilgili olmayan konularla da ilgileneceksiniz. Mühendis de olsanız örneğin, coğrafyayla tarihle uğraşacaksınız, müzikten anlayacaksınız, dans edeceksiniz. Milletin halini dert edineceksiniz.
Ne yaşadıysanız yüzünüze yansır. İnsanın yüzü bir kitap gibi okunabilir. İfadeniz bomboşsa da hiçbir şey yaşamadığınız fark edilir. Bundan kurtulmak mümkündür; yaşayın, monotonluktan uzaklaşın, gezin, görün, keşfedin, başkalarıyla ilgilenin, okuyun, sevin. Bunları dolu dolu yapın ki izleri yüzünüze yansısın. Yüzünüz ifadesiz kalmasın.
Şüphesiz güzellerdi ama bahsettiğim güzeller hakikaten bir de rafineydi, alımlıydı. Nedir bu? Belli ki o insan hayatta düşünmüş, üzülmüş, sevilmiş, görmüş geçirmiş, güzel şeyler görerek heyecanlanmış, felaket görerek heyecanlanmış, endişeli durumlar görerek heyecanlanmış, okumuş, okuduğundan etkilenmiş... Bunlar hep insanın yüzüne yansır. Yaşanmışlıklar
erkeğin de yüzüne vurur, kadının da. Bunları yapmayanın yüzünde hiçbir ifade bulunmaz. Öyle gelir, öyle gider.