Arzular, insan ruhuna geçirilmiş görünmez zincirlerdir; insanı, dibine asla ulaşılamayan karanlık kuyulara sürükleyen paslı prangalar… İnsan denilen varlık ise açlığını hiçbir çağda bastıramamış lanetli bir varlıktır. Elde ettiği her şey, içinde büyüttüğü boşluğu doyurmak yerine daha da derinleştirir. Çünkü insan, sahip oldukça eksilen; tattıkça çürüyen bir varlıktır.
Onlar, her yeni arzuyu kendi çürümüş benliklerine sunulmuş bir ödül gibi kutsar. Bir önceki yetmez, daha fazlası gerekir. Daha büyük güç, daha fazla haz, daha yoğun tatmin… Fakat hiçbir zafer, içlerindeki o çürüyen uçurumu kapatamaz. Her tatmin, bir sonrakinin iştahını doğurur; her doyum, daha büyük bir açlığın habercisine dönüşür.
İnsanlığın trajedisi tam da burada başlar: Arzuladığı her şeye yaklaşırken, kendi hiçliğine biraz daha yaklaşır. Çünkü bu dünyada arzuları susturabilecek mutlak bir doyum yoktur. Ne servet, ne şehvet, ne kudret, ne de zaman… Hiçbiri insanın içindeki o dipsiz karanlığı dolduramaz.
Arzuların gerçekten sustuğu tek an vardır:
Varlığın tamamen söndüğü,
benliğin çürüyüp yokluğa karıştığı o nihai sessizlik…
Çünkü insanın arzularını bütünüyle doyurabilecek tek şey, sonunda yok olmasıdır.
(Mehmet Çağımnı)