Siz hiç bir sarrafın bağırdığını duydunuz mu?
Kıymetli malı olanlar bağırmaz.
Domatesçi, biberci bağırır da, kuyumcu bağırmaz.
Eskici bağırır ama antikacı bağırmaz.
İnsan bağırırken düşünemez; düşünemeyenler ise hep kavga içindedirler.
Popçular, rockçılar boğazlarını patlatana kadar bağırıp duruyor.
Ama Dede Efendi'yi okuyanlar bağırmıyor.
Birini öldürdüğün zaman, muhakkak ki ondan bir şeyler bulaşır sana: Bir resim, bir koku, bir nefes . . . Bir ah, bir lanet, bir
ses . . . "Maktulün bedduası" derim ben buna. Bedenine yapışır kalır. Başlar oymaya, tenini delip geçercesine. Ta ki yüreğinin derinliklerine sızana değin. Orada tutunur, yeniden sende yaşam
bulur. Rüyalarına girer, uykularını delik deşik böler. Gündüzleri bir şekilde idare edersin ama gece olup yalnız kaldığında,
döşeğinde soğuk soğuk terlersin. Her maktul katilinde yaşamaya devam eder. Kabil Habil'i öldürdükten kelli, hiçbir katil
kurtulamamıştır kurbanının emanetini yüklenmekten.
Zira her ne kadar bazıları aksini iddia etse de, aşk dediğin bugün var yarın yok cici bir histen ibaret değildir…Çünkü aşk, hayatın asıl özü, esas gayesidir. Mevlana'nın
bizlere hatırlattığı üzere, gün gelir, herkesi, ondan köşe bucak kaçanları bile, hatta "romantik" kelimesini bir suçlama gibi
kullananları dahi kıskıvrak yakalar aşk.