Yaşamayı öğrenmenin pek büyük bir bölüğü, ölümü öğrenmektir aynı zamanda. Ama bunun farkına varmakta uzun süreler geçmesini gerektirir: Başka şeylerin, yaşamla sıkı sıkıya ilişkili şeylerin süreleridir bunlar. Art arda yaşanmış sevilerin, sevgilerin süreleri; çırpınıp çırpınıp ulaştığımız başarıların, utkuların süreleri; gerçekleştirmeğe çabaladığımız düşlerin süreleri...
Bir "şarkı"sında, Aktunç "Susarsan yalnız kalırım/ Kırmızı kadar." diyor. Ozanla ressamın buluştuğu yer kırmızı... Kırmızı ne kadar da çok!
Ses getirebilecek tek şey, yazılar; ama onlara da, kesinlikle, sessizce bakmak gerek. Yazıların altında bir taş kımıltısızlığı... Ardı yok-içi var diyorduk. Ancak girilebilir bir dünyadır bu. Çıkışı yoktur. Siz içine girdikten sonra dışı kalmamıştır. Dolanır durursunuz artık içinde.
Konuşmak güç. Hantal sözlerle yetinmek zorunda kalıyor insan.
Yazı hem daha güç hem daha kolay. Vaktin (uğultulu, dingin) akıp gidişine aldırış etmeyebilen her şey gibi...
Dünyanın tümü gövdelerden kurulur, içinde kan dolaşan bu çizgiler, bizler için gerçekliğin tümünü simgelerken, her şeyin bittiğini, sona erdiğini, açık perdenin karşısında bıraktığımız yerden yaşamın eskisi gibi (mi?) sürmesi gerekeceğini anlayan, her şeyin yeniden, baştan başlaması gerektiğini sezen, bu yenidenliğe gene de bir şeylerin, yeni, daha önce bilinmeyen bir şeylerin gelip katılacağını duyan bizler (ellerimizin biribirine çarpmasından doğan, süren giden gürleyiş içinde) küskünlüğü unutturacak tek yolun, sevi, sevgi, sevmek adlarıyla andığımız bir kırdan geçtiğini anımsarız. Bir daha.