Şiiri hep sevmişimdir. Çok şiir okudum demek istemiyorum çünkü şiir sayıyla ölçülen bir şey değil. Ve açıkçası ikinci defa bir şiir kitabına inceleme yazıyorum. Çünkü şiirin duygusunu, insanda bıraktığı izi nasıl anlatmak gerekir, bunu ben de tam olarak bilmiyorum.
Yıllardır farklı yazarların, farklı şairlerin pencerelerinden dünyaya bakmaya çalıştığımı söyleyebilirim. Buna rağmen şiirlerde beni en çok etkileyen şeylerden biri hep aynı oldu. Şair bir dizeyi yazarken ne gördü, ne yaşadı, ne hissetti bilmiyoruz. Belki bir pencerenin önünde duruyordu. Belki denize bakıyordu. Belki yalnızca bir anıya, bir hayale ya da gerçekten bir kişiye. Ama şiir yayımlandığı anda o pencere artık yalnızca ona ait olmaktan çıkıyor.
Herkes aynı şiire başka bir yerden bakıyor. Hatta bazıları baktığı yerin bir pencere olduğunun bile farkında olmuyor. Belki şair denizi anlatıyordur, okur ayrılığı görür. Belki şair bir vedayı anlatıyordur, okur umudu bulur. Belki şair yalnızlığı yazıyordur, okur aşkı okur. Ve bence bunların hiçbiri yanlış değildir. Hatta olması gereken de budur.
Ben Mavide Beyaz Halka’yı okurken bunu birçok kez düşündüm. Beni buna iten şey ise kitap boyunca hissettiğim o ortak duyguydu. Okuyacak olanlara sürprizi kaçırmamak adına duygunun kendisini söylemek istemiyorum ama başından son şiire kadar devam eden güçlü bir tekrar hissi vardı. Sanki zihne takılmış ve yıllardır çıkmayan bir düşünce gibi. Şiirler değişiyor, dizeler değişiyor ama o duygu okurun peşini bırakmıyor. Bir süre sonra şiiri okumaktan çok o duygunun içinde yaşamaya başlıyorsunuz. Ve insan ister istemez şunu düşünüyor; belki de bu duygu yalnızca okurun değil, şairin de peşini hiç bırakmadı. Belki bu yüzden şiirler değişse de öz aynı kaldı. Çünkü bazı duygular yaşanıp bitmiyor, insanın içinde kendine bir yer bulup
Şiiri hep sevmişimdir. Çok şiir okudum demek istemiyorum çünkü şiir sayıyla ölçülen bir şey değil. Ve açıkçası ikinci defa bir şiir kitabına inceleme yazıyorum. Çünkü şiirin duygusunu, insanda bıraktığı izi nasıl anlatmak gerekir, bunu ben de tam olarak bilmiyorum.
Yıllardır farklı yazarların, farklı şairlerin pencerelerinden dünyaya bakmaya çalıştığımı söyleyebilirim. Buna rağmen şiirlerde beni en çok etkileyen şeylerden biri hep aynı oldu. Şair bir dizeyi yazarken ne gördü, ne yaşadı, ne hissetti bilmiyoruz. Belki bir pencerenin önünde duruyordu. Belki denize bakıyordu. Belki yalnızca bir anıya, bir hayale ya da gerçekten bir kişiye. Ama şiir yayımlandığı anda o pencere artık yalnızca ona ait olmaktan çıkıyor.
Herkes aynı şiire başka bir yerden bakıyor. Hatta bazıları baktığı yerin bir pencere olduğunun bile farkında olmuyor. Belki şair denizi anlatıyordur, okur ayrılığı görür. Belki şair bir vedayı anlatıyordur, okur umudu bulur. Belki şair yalnızlığı yazıyordur, okur aşkı okur. Ve bence bunların hiçbiri yanlış değildir. Hatta olması gereken de budur.
Ben Mavide Beyaz Halka’yı okurken bunu birçok kez düşündüm. Beni buna iten şey ise kitap boyunca hissettiğim o ortak duyguydu. Okuyacak olanlara sürprizi kaçırmamak adına duygunun kendisini söylemek istemiyorum ama başından son şiire kadar devam eden güçlü bir tekrar hissi vardı. Sanki zihne takılmış ve yıllardır çıkmayan bir düşünce gibi. Şiirler değişiyor, dizeler değişiyor ama o duygu okurun peşini bırakmıyor. Bir süre sonra şiiri okumaktan çok o duygunun içinde yaşamaya başlıyorsunuz. Ve insan ister istemez şunu düşünüyor; belki de bu duygu yalnızca okurun değil, şairin de peşini hiç bırakmadı. Belki bu yüzden şiirler değişse de öz aynı kaldı. Çünkü bazı duygular yaşanıp bitmiyor, insanın içinde kendine bir yer bulup