Bir gece, herkes uyuduktan sonra, insan kendi sessizliğinin karşısına oturmalı. Ne bir dostun omzuna yaslanmalı ne de bir teselli aramalı. Çünkü bazı acılar anlatılarak değil, yalnızca hissedilerek taşınır.
O gece, yıllardır içinde ayakta tutmaya çalıştığı bütün enkazların arasında dolaşmalı. Bir zamanlar inandığı şeylerin yıkıntılarına dokunmalı. Gerçekleşmeyen düşlerin tozunu eline almalı. Uğruna beklediği yolları, gelmeyen insanları, yarım kalmış cümleleri birer birer hatırlamalı.
Bekledikleri için ağlamalı insan.
Çünkü beklemek, bazen kaybetmekten daha ağırdır. Kaybın bir sonu vardır; bekleyiş ise insanın içine kök salar. Her gün biraz daha eksilterek yaşatır kendini.
Gerçekleşmeyenler için ağlamalı.
Ama gerçekleşenler için de…
Çünkü insan, bazen kavuştuğu şeylerin içinde kaybettiği kendisini bulur. Hayat ona dilediğini vermiştir belki, ama o dileği dileyen insan artık orada değildir.
Sonra beklerken değişen hayatına ağlamalı.
Zamanın usulca çaldığı masumiyetine, fark etmeden geride bıraktığı yıllara, bir daha asla dönemeyeceği eşiklere… Bir gün son kez yaşadığını bilmeden yaşadığı anlara… Son kez sarıldığı insanlara… Son kez duyduğu seslere…
Ve en çok da kendine ağlamalı.
Kimsenin görmediği savaşlarına…
İçinde kopan fırtınaları gülümseyerek sakladığı günlere…
Sevilmek uğruna sustuğu gerçeklere…
Kırılmamak için vazgeçtiği hayallerine…
Bir başkasına gösterdiği merhameti kendisinden esirgediği yıllara…