İmge, bizi gözlemleyen kişilerin duygularına yön veren bir yemdir aslında. Başkalarının bakışlarında kendi yansımamızı buluruz
ve huzurlu bir imge verdiğimizde onlar buna tepki verir, biz de o
tepkileri hissederiz. Bu döngüsel aldatmaca oyunu, sonunda ömür
boyu sürecek gerçek ilişkiyi yaratabilir, ama bıçak sırtında.
Eğer duygunun üzerine gidilmez, yarattığı etkiyi değiştirebilecek güçte
herhangi bir şeyle, resimle, tiyatroyla, anlatıyla, düşünceyle yeniden
yaratılmazsa küçük bir ayrıntı büyük bir dehşetin simgesine dönüşebilir. Çocuklar kendi hallerine bırakıldığında, yaşanan dehşetin
anısı her gece bir izlem gibi geri gelecektir.
...
eğer çocuk, duygusunu çizimle, anlatıyla, düşünceyle ya da mizansenle; ona gülen, ağlayan, yorumda bulunan birine aktarma olanağı bulursa artık duygularının efendisi
olacaktır; küçük sanatsal yaratılar yoluyla imgelerine, sözcüklerine,
mimiklerine bir biçim kazandırmayı başarmış ve bir başkası üzerinde bir etki yaratabilmiştir. Çocuğa kendi gücünü geri kazanma şansını veren şey bir seyircinin varlığıdır.
Sözlü olmayan öyküler, içlerinde birtakım duygulara yol açtığı için
belleklerine yerleşmiştir ancak bu anlar, onları paylaştıkları yetişkinler için tamamen önemsizdir. İmgeler, onları bir yere oturtup bir anlatıya dönüştüremediğimiz sürece anlamsızdır.
Çoğu insan ölüm kavramını her gün düşüncelerinin ön planında tutmaz. Ama farkında olmadan, geçen her günle beraber hayatta istedikleri şeyi yapma fırsatını bulamamaya bir gün daha yaklaştıklarını bilirler. Bu yüzden gelecekte o şansı tamamen kaybedecekleri günden korkarlar. Ölecekleri günden