Bazı insanlar vardır. Yola çıkmadan önce yaşanılabilecek kötü olayları başından geçirir. Oysa güzellikleri hep ikinci plana bırakır. Yolu, manzarayı… bende öyleydim.
Bir kitabı yayımlamak benim için bir yolculuğa çıkmaktan farksızdı. Daha ilk adımı atmadan, zihnimde ihtimallerin karanlık tarafını gezdim. Ya kimse okumazsa dedim. Ya anlaşılmazsam. Ya kelimelerim, kurduğum o kasabanın sokakları gibi ıssız kalırsa. Ön yargılarımı bavula koydum, korkularımı cebime sıkıştırdım ve yine de yola çıktım.
Kırmızı Eve Yolculuk benim için sadece bir polisiye değildi. O, içimde yıllarca susmuş bir sesin yankısıydı. Dedektif Cemil’in annesini arayışı, aslında biraz da insanın kendini arayışıydı. Kasabanın sisli sabahları, cinayetin gölgesi, geçmişle hesaplaşmalar… Hepsi bir hikâye anlatıyordu ama ben en çok suskunlukların duyulup duyulmayacağını merak ediyordum.
Zaman geçti. Beklediğim karanlık senaryoların çoğu gerçekleşmedi. Aksine, görmezden geldiğim güzellikler bir bir karşıma çıktı. Mesajlar geldi. Satırlarımın birilerine dokunduğunu öğrendim. Cemil’in yalnızlığında kendi yalnızlığını bulan insanlar oldu. Kırmızı ev, sandığımdan daha fazla kapı araladı.
Bugün geriye dönüp baktığımda, o yolculuğun sandığımdan çok daha uzağa vardığını görüyorum. 5 ülkeye ve 47 şehre ulaşmış bir hikâyeden söz ediyoruz artık. Zonguldak’ta yazılan bir kasaba hikâyesi, sınırları aşarak farklı dillerde, farklı odalarda, farklı kalplerde kendine yer buldu. Bu benim için sadece bir sayı değil; her biri ayrı bir hayat, ayrı bir okur, ayrı bir temas demek.
Ön yargılarımla çıktığım bu yol, bana şunu öğretti: İnsan en çok kendi korkularını abartıyor. Oysa yol, düşündüğünden daha geniş; manzara, tahmin ettiğinden daha derin. Eğer ben o ilk adımı atmasaydım, güzelliğin ihtimalini hiç göremeyecektim.
Kırmızı