"Istırap. ilham yaratıcı keskin bir kılıç gibi hayatı bölen anlaşılmaz bir yenilik, bir nâmütenahiliktir. Ölümün vücutta yaptığını aşk ruhta yapıyor. Seveni sevdiğine ulaştırıyor, sevileni sevenle birleştiriyor. Sevmek, aslında ıstırabı sevmektir, bir de başkasının sürür ve hareketini sevmektir. Istırap, varlığımızı ilâhî harekete ulaştırıyor...'
Aşk ehli olanlar bilirler ki, sevmek acı çekmektir. Dünya aşkları vuslata kadar sürer, vuslat gerçekleşince, aşk uğruna çekilen acılar da son bulup bitince sevinç ve mutluluk başlar. Acılar yok olunca aşk da yok olur.
İlâhî aşkta ise durum böyle değildir: Onda vuslat olmadığı için acılarla birlikte aşk da sonsuza kadar sürüp gider. Ancak bu yolun yolcuları, çektikleri acılardan şikâyet etmezler. Aksine aşklarının ve acılarının daha da ziyadeleşmesini isterler. Bitmesin diye Allah'a duâ ederler. Çünkü ruhlarını acılar besler.
Victor Hugo'nun şu sözünü çok sık tekrar ederdi: "Ey ormandaki ağaçlar, aranızda gezip dolaşırken, hep Allah'ı aradığıma tek tek şahit olunuz! Şuna da şahit olunuz ki, O'na kalbimi, anamdan doğduğum ilk günkü gibi teslim edeceğim."
Hoca ahlâklı davranışı tarif ederken, bir haksızlık karşısında, "İnsan olan bunu yapmaz!" demek yetmez, "İnsan olan bunu yaptırmaz!" demek gerekir, demişti. Dindar insan beş vakit namazda ve günde kırk defa Allah'tan doğruluk ister, haktan ve hakikatten sapmadan doğru yolda olmayı diler. Lâkin yeri gelince haktan ve haklıdan yana tavır koyamıyorsa, kıldığı o namaz ve yaptığı bunca niyaz neye yarar? Yaptığı ibadet, yapanı, yalandan, riya ve gösterişten uzak tutamıyorsa, o kişi nasıl Hakk'a kul olabilir?