Ama esas sorun yaşamadığımız için pişmanlık duyduğumuz hayatlar değil. Sorun pişmanlığın kendisi. Büzüşmemize, kuruyup kalmamıza, kendimizin ve bütün insanlığın en büyük düşmanı olduğumuzu hissetmemize neden olan, pişmanlığın ta kendisi.
Daha fazla çabalamak zorundaydı. Hep istemediğini zannettiği hayatı istemek zorundaydı. Bu kütüphane nasıl ondan bir parçaysa, bütün hayatları da öyleydi çünkü. O hayatlarda hissettiği her şeyi hissetmemiş olabilirdi ama o potansiyele sahipti. … milyonlarca başka şey olmasına yol açan fırsatları kaçırmış olabilirdi ama o insanların hepsi bir bakıma yine de oydu. Hepsi oydu. Müthiş başarılar elde etmiş olabilirdi ama bunun düşünmek eksiden olduğu gibi depresyona sokmuyordu onu. Bilakis. İlham veriyordu. Çalışıp çabaladığında neler olabileceğini görmüştü çünkü. Yaşadığı hayatın da aslında kendine ait bir mantığı olduğunu görmüştü. … Hayatın bazen bize tuzak gibi gelmesi aslında zihnin oynadığı bir oyundu. Mutlu olmak için üzüm yetiştirip şarap üretmesi ya da gün batımını California’da izlemesi gerekmiyordu. Büyük bir evinin ve mükemmel bir ailesinin olması da gerekmiyordu. Yalnızca potansiyele ihtiyacı vardı ve potansiyelden bol bir şeyi yoktu.
“Yalnızca algılayabildiğimiz kadarını biliriz. Deneyimlediğimiz her şey, en nihayetinde, algılayabildiklerimizden ibarettir. ‘Neye baktığın değil, ne gördüğün önemlidir.’”