Güneş, Urfa’nın kızıl topraklarının üzerine veda ederken, Devindar Konağı’nın taş duvarları buz gibi bir sessizliğe bürünmüştü. Bu sessizlik, bir fırtınanın habercisiydi. Amed Devindar, gözlerini ufka dikmişti. Bakışları, adının hakkını verircesine "acımasız" ve tavizsizdi.
Onun için evlilik, aşkın değil; toprağın, törenin ve dökülmemesi gereken kanın bedeliydi. Berdel, iki hayatı birbirine düğümlerken, aslında iki ruhu da esir alıyordu. Amed, bu düğümü en sert yerinden atmaya kararlıydı.
"Gelecek olan kadın," diye geçirdi içinden, "Bu taş duvarlar arasında, sadece bir gölge olarak yaşayacak. Sözümün üstüne söz söylemeyecek, varlığıyla yokluğu bir olacak."
Ancak konağın kapısından içeri giren o genç kadın, Amed’in zihnindeki "sessiz gelin" portresine hiç benzemiyordu.
Bu, sadece bir evliliğin değil; iki çelik iradenin çarpışmasının başlangıcıydı. Amed Devindar, Urfa’nın ağası olabilirdi
ama karşısındaki kadın, o ağanın hükmünü kendi cesaretiyle sarsmaya niyetliydi.