Reyhan

Kim sahip ol­duğundan şüphe duymadığı bir şeyin arayışına çıkar ki?
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Küresel tanınırlık ça­ğında hepimiz kapatılmış durumdayız, hepimiz kampla­rın içindeyiz, eski moda işkencecilerin ve imha kampları liderlerinin yalnızca geleneksel tarzda yaklaşabileceği sis­temin tamamlanmış, katışıksız mantığının kurbanlarıyız.
Hümanizm ve anti-hümanizm arasında bölgesel sınır olmadığı gibi, karışma hakkının sınırı da yok­tur. Ancak savaş artık radikalleşme noktasına geldiğinde, prensipte bir çelişki ortaya çıkar. Kurtarılacak insanlık adına yürütülen savaş, tanımı gereği topyekun bir savaş­tır, tamamen insanlığın haklarına saygı duyulmasını sağ­lamak amacıyla yönlendirilen ve bu saygının sağlanması için hiçbir sınır tanımayan bir savaştır. Peki dizginlenmiş, insani bir savaş nasıl düşünülebilir? Titizlikle gerçekleştirilen bombardımanların anti-hümanist suçluyu müzake­re masasına oturtacağı ve bir yandan da bölgenin, kendi birliklerinin operasyonlarına, hakları çiğnenen insanlığın temsilcisi halkın kitlesel tasfiyesine terk edildiği bir sa­vaş mıdır bu? İnsani savaş etnik arındırmaya terk edilen toprakların ötesinde ve berisinde iki operasyona ayrılmış gibidir. Bir yanda, suçun failini caydırmayı ve cezalandır­mayı amaçlayan askeri operasyonlar vardır, diğer yanda da suçun yüz binlerce kurbanını ağırlamaya yönelik insa­ni yardım operasyonları.
Zaman bize mütevazı meyvelerini bir şartla sunacaktır; durmaktan ve onu durdurmaktan vazgeçme­miz şartıyla.
Mütevazı meyveleri­ni vermesi için "zamana zaman tanımak" yetmez. Zaman liberal bir girişimci değil, eski tip bir hükümdardır. Her konuda itaat edilmek ve her şeyden çok sevilmek ister. Yalnızca ilerleyişini izlememizi istemez. Onu karşılama­mızı, benliğimizden ve düşüncelerimizden kopan hedi­yeleri ona önceden sunmamızı ister. Zamanın özgünlüğü salt yavaşlığından değil, asla durmamasından kaynakla­nır. İnsanlarınsa, bilindiği üzere, durmak gibi can sıkıcı bir eğilimleri vardır.