Küresel tanınırlık çağında hepimiz kapatılmış durumdayız, hepimiz kampların içindeyiz, eski moda işkencecilerin ve imha kampları liderlerinin yalnızca geleneksel tarzda yaklaşabileceği sistemin tamamlanmış, katışıksız mantığının kurbanlarıyız.
Hümanizm ve anti-hümanizm arasında bölgesel sınır olmadığı gibi, karışma hakkının sınırı da yoktur. Ancak savaş artık radikalleşme noktasına geldiğinde, prensipte bir çelişki ortaya çıkar. Kurtarılacak insanlık adına yürütülen savaş, tanımı gereği topyekun bir savaştır, tamamen insanlığın haklarına saygı duyulmasını sağlamak amacıyla yönlendirilen ve bu saygının sağlanması için hiçbir sınır tanımayan bir savaştır. Peki dizginlenmiş, insani bir savaş nasıl düşünülebilir? Titizlikle gerçekleştirilen bombardımanların anti-hümanist suçluyu müzakere masasına oturtacağı ve bir yandan da bölgenin, kendi birliklerinin operasyonlarına, hakları çiğnenen insanlığın temsilcisi halkın kitlesel tasfiyesine terk edildiği bir savaş mıdır bu? İnsani savaş etnik arındırmaya terk edilen toprakların ötesinde ve berisinde iki operasyona ayrılmış gibidir. Bir yanda, suçun failini caydırmayı ve cezalandırmayı amaçlayan askeri operasyonlar vardır, diğer yanda da suçun yüz binlerce kurbanını ağırlamaya yönelik insani yardım operasyonları.
Mütevazı meyvelerini vermesi için "zamana zaman tanımak" yetmez. Zaman liberal bir girişimci değil, eski tip bir hükümdardır. Her konuda itaat edilmek ve her şeyden çok sevilmek ister.
Yalnızca ilerleyişini izlememizi istemez. Onu karşılamamızı, benliğimizden ve düşüncelerimizden kopan hediyeleri ona önceden sunmamızı ister. Zamanın özgünlüğü salt yavaşlığından değil, asla durmamasından kaynaklanır. İnsanlarınsa, bilindiği üzere, durmak gibi can sıkıcı bir eğilimleri vardır.