Gece mi insanı hüzünlendirir, yoksa insan mı hüzünlenmek için geceyi bekler?
Gecenin kendine ait bir dili vardır. Gündüzün kalabalığından, telaşından, gürültüsünden sıyrılan insan; geceyle birlikte kendi içine doğru yürümeye başlar. Sokaklar sessizleşir, ışıklar azalır, yüzler kaybolur. İşte o anda insan, en çok kendisiyle baş başa kalır. Belki de bu yüzden gece, hüznün dili gibi görünür bize.
Ama aslında gece hüzün getirmez; hüzün zaten insanın içinde saklıdır. Gündüzün koşuşturması içinde üstü örtülen, bastırılan duygular; gece olunca gün yüzüne çıkar. İnsan, gün boyu güçlü görünür, meşgul olur, düşünmemeyi seçer. Fakat gece geldiğinde artık kaçacak yer kalmaz. Kalp, sessizlikte daha çok konuşur.
Belki de biz, farkında olmadan hüznümüzü geceye emanet ederiz. “Şimdi değil,” deriz gündüzün ortasında. “Akşam olunca düşünürüm.” Çünkü gece, yüzleşmenin vaktidir. Bir özlemin, bir pişmanlığın, yarım kalmış bir sevdanın en çok hissedildiği an, gecenin koynunda saklıdır.
Gece; yalnızlığın aynasıdır aslında. İnsan neyse, gece ona onu gösterir. İçinde huzur varsa, gece sükûnet olur. İçinde kırgınlık varsa, gece iç çekişlere dönüşür. Yani gece bir sebep değil, bir aynadır.
Ve belki de en doğrusu şudur:
İnsan, hüzünlenmek için geceyi beklemez; gece geldiğinde saklayacak hiçbir bahanesi kalmaz.
Çünkü gece; kalbin sustuğu değil, en çok konuştuğu zamandır.