Bilmem kaç yıl öncenin bilmem kaç Eylül'ünde Adana'da doğmuşum. Büyüklerim çok sakin bir çocukluğum olduğunu söyler. Uyanır ağlamaz, kendi kendimi avuturmuşum. Doğumum da çocukluğum gibi kolaymış, sancısız ağrısız. Anladığımdan değil de, duyduklarımdan biliyorum. Güzel çocuk derlermiş, gerçekten de güzelmişim. Annem hala o günkü hevesle anlatır, kaşımı, gözümü. Saçların şöyle güzeldi, yüzün böyle güzeldi. Hep -di'li geçmiş zaman. Şimdi güzelliğimiz gitti, efendi çocuk olduk, çocukluğumuz da kalmadı ya, neyse.
Çocukluğuma dair anılarım, ya da hatırladıklarım, 5-6 yaşlarından itibaren sadece. Öncesi yok nedense, sadece anlattıkları kadarını biliyorum. İlk hatırladıklarım da hiç hatırlamadığım evimizden taşınmamız, uzun yıllar yaşayacağımız yeni evimize geçtiğimiz zaman. Yardım etmek istemiştim, sen küçüksün deyip sadece bir resim vermişlerdi elime, o kadar. Sonrasında okula gitmek istediğimi hatırlıyorum, yine sen küçüksün deyip göndermemişlerdi. Sanırım bu yüzden bir yanım hiç büyümedi, çocuk kaldı. Çocuklarla iyi anlaşabilmemi buna yoruyorum, hissediyorlar. Uzun yıllar yaşayacağımız ev dedim ama, taşınma sürecimizin de başlangıcı oldu, daha doğrusu benim göçebe hayatımın. İlk okulu o mahallede okudum, ortaokulda başka bir okula, okula yakın başka bir mahalleye, lise aynı keza, iki okul, iki mahalle, üniversite, iş derken uzun süre aynı yerde yaşamadım. Sanırım bu kadar taşınmak alışkanlık haline geliyor zamanla. Her neyse, yüzmeyi çok küçük yaşta öğrenmişim, yüzmeyi de denizi de severim. Küçüklükten içime işlemiş olacak ki, deniz kıyısı şehirler, örneğin üniversiteyi okuduğum Mersin'in ve özellikle İstanbul'un yeri her zaman ayrı olmuştur bende, ki vasiyetimdir bir gün ölünce beni gömmeyin, İstanbul boğazına atın. Yaşarken olduğu gibi, ölünce de oradan oraya