İnsan özne olduğu duygusuna ancak zamanın içinde yaşayarak, geçmişten bugüne hareket ederek ulaşır. Sürekliliğin, ‘yekpare, geniş bir ânın parçalanmaz akışı’nın bir parçası olmakla varlığımızı hissederiz.
Yürünerek gidilebilecek yerlere yürünmeli, yürürken düşünmeli. ‘Yürümenin erdemleri’ni doya doya tatmalı insan. Yürümekle bedenimizi fark ederiz, o bedeni bize vereni fark ederiz. Yürümek, bu bakımdan şükrün ifasıdır.
Araba sevdası, modern insanın bencilliğinin şahikası. Arabanın verdiği kontrol yanılsaması, insanları canavarlaştırabiliyor. İlerleme ve canlılığı yollarla, hızla ve araba sahipliğiyle eşitleyen bir anlayışı gözden geçirmemiz gerekiyor.
Otoyollar bizi yabancılaştırır, dost ve akrabaları uzağa düşürür, ama bir yandan da uzaktaki sevdiklerimize ancak hız yapmakla kavuşabileceğimizi telkin eder. Bizi ‘yalnız kalabalık’lar haline getirir. Kendimizi daha uzaklara vurdukça, yakınımızdaki insanlarla daha az zaman harcarız. Ne kadar çok insanla temas halinde olursak her birine vereceğimiz dikkat o ölçüde azalır. Aşırı hareketli dünyada bildik coğrafî toplumların yerini mekânsız toplumlar alır, yabancılar arasında daha çok zaman harcar hale geliriz.