Büyüyor ve büyüyoruz. Yaş aldıkça kendimizi ulaşılmaz, öğrenmiş, ermiş ve hayatın öğretileriyle işi bitmişte öylesine yaşayıp,ya da tamamen insanlığa adanmış gibi hissediyoruz. Sonra,yani yeterince büyüdükten sonra bir de bakıyoruz ki,bizim hâlâ çocuk halimize ihtiyacımız var. Çocukluğumuzun geçtiği yerlere gider, çocukluğumuzda kalan insanlarla takılır ve artık o insanlar göçüp gitmişse bile onların anılarıyla yaşarız . "Bizim bir Osman amca vardı" ile başlayan gerçek hayattan alıntı hikayelerimiz,yeni çocuklar tarafından yılgın bir saygıyla dinlenir. Ve biz onların zihninde "Osman amca, Ayşe teyzeleri olarak ufak ufak yer etmeye başlarız". Ve sonra oturup düşünürüz. Aslında bakarsanız hissederiz. Çünkü geçmiş çoğu zaman düşünülmekten ziyade hissedilir. Dile gelemeyen onlarca duygu yüreğinizde dolanır durur. Ve bu gezinti karmaşık bir huzur verir size... Sonra bir de hissederiz ki, bizim aslında hâlâ masumiyete ihtiyacımız var. Hâlâ bazı şeyleri bilmiyor olmaya, bazen aptalca davranmaya, içinden geçeni olduğu gibi ortaya koymaya, gülmeye, ağlamaya, zıplamaya. İşte tam olarak bundandır, kaç yaşına gelsek, maddi nelere sahip olsakta çocukluğumuzun köyüne geri dönme arzumuz. Ve pek tabi,tüm bunları anlatırken, çocukluğu yüreğinde yara olanları görmezden gelmiyorum elbet. Onlar da yetişkinliğin hapishanesine tıkılmaya mahkum edilmişlerdir, fakat bu başka bir zamanın konusu.