Okurken inanılmaz keyif aldığım, bitmesini hiç istemediğim, bazen eğlendiğim çoğunlukla ise hüzünlendiğim bir eser oldu Notre Dame’in Kamburu. Öncelikle Victor Hugo’dan okuduğum ilk kitap olduğunu söylemeliyim. Yazarın tarzını az çok anladığımı düşünüyorum, sırada Sefiller var iyice pekiştiririm artık. Mesela Dostoyevski’ye oldukça alıştığım için tüm eserlerini rahatlıkla okuyabilirim. Victor Hugo da öyle olacak hatta sırada Tolstoy var. Bir yazarın tarzını, fikirlerini anlayabilmeyi oldukça önemsiyorum.
Kitabın kısaca konusu ise, Paris’te oldukça çirkin bir kilise zangocu Quasimodo ile güzelliği destansı bir kere bakanın gözlerini ayıramadığı çingene kızı Esmeralda’ nın aşkı. Ve birisi daha var. Gözleri aşktan kararmış, taparcasına Esmeralda’ yı seven Rahip Claude. Aslında bir filozofumuz da var bu aşkın içinde ama o bambaşka birisi. En çok onun maceralarında eğlendim, zaten kitap da onunla başlıyor. Bu kitap; evet çok vurucu bir aşk hikayesini anlatıyor ama bence aslında yazar bu aşkın arasına serpiştirdiği sözlerle, anlatılarla toplumsal sorunları anlatmak istemiş. Birçok konuya değinmiş, okuyucuya birçok mesaj vermiş. İşte beni etkileyen de bu kısımlar oldu.Paris’in karanlık taraflarına çekinmeden girmesi, korkusuzca gerçekleri söylemesi hayranlık verici. Bazı kitaplar olur ya okuduktan sonra aklınızdan çıkmaz, hep zihninizin bir köşesinde kalırlar. Bu kitap da öyleydi. Okuyanı kolay kolay bırakmaz. Çarpık mimari, adaletsiz mahkemeler, tek kişilik yönetim, cahil insanlar daha neler neler... Okuduğumda şunu anladım ki iletişimsizlik, karşıdakini dinlememe ya da karşıdaki kişiye kendini anlatamama dünyanın en büyük felaketlerinden. Bunu tüm çıplaklığıyla bu kitapta da gördüm.