Ahlak, emrettiği ve yasakladığı için, ona pozitif gerçek liğini veren şeylerden soyutlanmış hukukla aynı biçime sahiptir:
metin (yasalar) ve güç (kurumlar). Böylece ahlak, hukukun kendi çerçevesinin bittiği yerde, yani yazılı kanun olmadan, ceza ve ödül dağıtmadan ama onun devamı gibi işler.
...
Zaten kurumsallaşmış toplumlar ahlaki söylemlerin en geliştiği toplumlardır.
Kolektif başarısızlığa işaret eden büyük sıkıntıyı mikro düzeyde bilfiil önlemeyi bilmek, eğer mümkünse kabul etmek ve "cezalandırmak" (yani "farkındalık yaratmak" ) gerekir. Bu nedenle kurumların çatısı altında aptallarla bir tür yasa ötesi, gayriresmi etkileşim kurabilen bir toplumsal bilincin birey düzeyinde vücut bulmuş biçimini ayakta tutmak ve desteklemek vazgeçilmezdir. Kanunlar, yargıçlar ve polis suçlulara karşı bariyer olmaya devam etmelidirler, ancak bizim çatışmalarımızı mümkün olduğunca devletin dışında çözme becerilerine sahip olmamız gerekir.
Devlet otoritesinin aracı, polisler ve diğer memurlar olduğu kadar, artısını, eksisini düşünmeden kendi aralarındaki güç ilişkilerini "yukarıdan" gelen bir tehdidin gölgesinde konumlandırmayı alışkanlık edinen yurttaşların kendileridir.
....
Bu eğilim devletin her yere sızmasını sağlar; devlet her yerdeyse, bu totalitarizmdir.
...
Totalitarizmin önüne geçmek için hukukun her genişlemesinde -buna karşılık ve paralel olarak- her yurttaşın bir otonomi geliştirmesi, başka bir deyişle sorunları kanunlardan soyutlayarak, yani devlet gücüne başvurmak zorunda kalmadan, çözme becerisi edinmesi gerekir.
Şunu biliniz ki haklı olmak olgusal bir durum değil, bir taleptir. Eğer haklı olduğunuzu düşünüyorsanız ve kanıt olarak da bekleme kuyruğundaki diğerleri gibi yalnızca iki ayaklı olduğunuzu öne sürebiliyorsanız, şunu bilmelisiniz ki insanların gündelik hayatları genellikle böyle geçer ve yaptıkları her şeyde her zaman haklıdırlar.