“Yasemen” diyorum yağmur devam ederken, “Tebriz’e gidelim.” Aslında gidebileceğimize ben de inanmadan. Ama lâf olsun diye de değil, çok güçlü bir istek bu. Sadece gerçekleşebileceğine inanılmayan çünkü yolu yordamı, haritası güzergâhı yabancı olan.
“Gidelim hocam” diyor, “Ama ne zaman? Yazdan önce izin alamam. Ancak Temmuz’da.”
Bir tek cümle. Bütün ırmakların yönü işte o zaman değişiyor. Çünkü bu cümle, gayrimümkün zannettiklerimin, tahayyülümün sınırları dışında kalan bütün hayallerimin mümkünler faslında durduğunu ilk kez gösteriyor bana. Mümkün! Öyle olmasa “Ne zaman?” diye sormazdı. Kalbim çatlayacak.
Birden yağmur başlıyor. Ben, şalımı açıyorum, ikimizi aynı örtünün altına alıyorum. Aynı şalın altında aynı yağmuru seyrettiğimiz andan itibaren hikâyemi onunla paylaşabileceğimi, tacirin coğrafyasını onunla birlikte keşfedebileceğimi, o güzergâhın üzerinden onunla geçebileceğimi hissediyorum. Bu kadar zaman yetiyor ona güvenmem için. Çünkü sevdim ve ben kalbiyle yaşayanlar zümresindenim.
“Bir sinek, küçük bir su birikintisi üzerindeki saman çöpünün üstüne konduğunda, kendisine büyük bir mevkî biçerek kaptanlık hevesine düşer.”
“Der ki: Denizi de gemiyi de en iyi ben bilirim. Çünkü ben şu an, koca bir deryâ üzerinde, sağlam bir gemide, işinin ehli, doğru düşünen ve yerinde karar veren bir kaptanım!”
“Ey küçücük hacmini bir sinek gözüyle seyreden kişi! Azrâil, altındaki saman çöpünü çektiği zaman, hâlinin nice olacağını hiç düşünmez misin?”