İnsanların vahşi ve fakir olduğunu, ülkelerinin zenginliklerini kullanmayı bilmedikleri için açlıktan öldüklerini söylüyorlar. Fakat bir ülkede yaşayan her insanın manevi ve maddi yönden ilerlemesine kayıtsız kalmak, farkında olmamak ve istememek aslında en büyük vahşettir.
Halkımızın büyük bir kısmının böyle ilkel, cahil ve eğitimsiz kalmasına hiçbir şey yapmadan seyirci kalmak ahlaksızlıktır ve suçtur. Eğitim görmüş ve aydınlanmış bir insanın buna kayıtsız kalmasının cinayetten farkı yoktur. Devlet denilen yapı, üst katları geniş pencereli, yüksek tavanlı, havadar ve aydınlık; alt ve bodrum katlarıysa, karanlık, rutubetli, küçük ve penceresiz bir şato değildir. Halkın çoğunluğunun eğitimden yoksun bırakılması bir cinayettir. Devletin kendi kendini yıkması, intihar etmesi demektir.
Herkes, hayattan fazlasını almak isterken ona bir şey katmak istemiyor. Egoist, istismarcı ve asalak olarak atıldıkları hayatın anlamını başkalarının sırtından geçinmekte arıyorlar. Çocuklarına bu ‘hayat felsefesini’ aşılayanlarsa anne ve babalar! Bu öğüt ve telkinlerle büyüyen çocuklar gelecekte egoist, kendini beğenmiş, sığ ve ruhsal olarak zayıf olup; ahlaksız ve şehvet düşkünü bireyler olarak toplum hayatına katılmaktadırlar.
Bu gençlerde vatanına, halkına karşı sevgi, fikirlere, emek gerektiren işlere karşı hürmet hissi yoktur. Ebeveynlerini de içten sevmemektedirler. İşin özeti ne ekerseniz, onu biçersiniz; ne pişirirseniz onu yersiniz.
Hayattaki düzensizliğin en büyük nedenlerinden birisi şudur: Herkes hayatta zengin olmak istemekte, fakat hiç kimse hayatını düzene sokmak istememektedir.
Aydın olmak, modaya uygun kıyafetler giymek veya kolalı yakalık ve modern şapka takmak değildir. Halk size, iyi bir ücret almanız ve akşamları sözde okuma salonlarında iskambil ve domino oynamanız için okutup terbiye vermedi. Okumuşların hepsi ulusal zekâyı geliştirmek, ulusal vicdanı uyandırmak, ulusal iradeyi güçlendirmek zorundadır.