Büyük bir hevesle okumaya başladığım Bahçıvan ve Ölüm uzun zamandır karşıma çıkan ve birçok kişinin övgüyle bahsettiği bir kitaptı. Bu yüzden beklentim oldukça yüksekti. Ancak kitabın ilk bölümleri beni açıkçası hayal kırıklığına uğrattı. Anlatım bana fazla durağan geldi ve bir türlü içine giremedim. Hatta bir ara kitabı yarım bırakmayı bile düşündüm. Fakat okumaya devam ettikçe yazarın aslında bir olay anlatmaktan çok ölümün ardından yaşanan yas sürecini ve insanın kendi içindeki hesaplaşmalarını anlatmak istediğini fark ettim. Kitabın en beğendiğim yönü, en sıradan ayrıntılardan bile güçlü duygular çıkarılabilmesiydi. Bahçe gökyüzü ya da herhangi bir eşya bile anlatıcı için babasını hatırlatan bir anıya dönüşüyor. Bu da geçmişin aslında hiçbir zaman tamamen geride kalmadığını hissettiriyor. Kitap acının zamanla yok olmadığını sadece insanın onunla yaşamayı öğrendiğini düşündürdü. Anlatıcının sürekli geçmişi sorgulaması ve her şeyde babasına ait bir iz bulması da bu duyguyu daha etkileyici hâle getiriyor. Romanın ölüm kavramına bakışı da bence oldukça farklıydı. Çoğu zaman kaybettiğimiz kişinin yokluğuyla yaşamayı düşünürüz ama kitap ölen kişinin artık hiçbir şeyi yaşayamayacak olmasına da dikkat çekiyor. Bu bakış açısı beni gerçekten düşündürdü. Yine de parçalı anlatımı ve olaylardan çok düşüncelere yer vermesi nedeniyle herkesin sevebileceği bir kitap olduğunu söyleyemem. Özellikle hareketli ve olay örgüsü güçlü romanları sevenler kitabı sıkıcı bulabilir.