Ölümdeyim, aşktayım.
Öğle ile ikindi namazı arasında bir vakitteyim, sanki her şey beş duyudan ibaretmiş gibi kahvemi yudumluyorum. Güneşin sıcaklığını yüzümde hissetmek ne de tatlı.
Gönülden zihne, zihinden gönüleyim.
Bir çiçeğin açışını izlerken atomların rastgele çarpıştığını sanan o kolaycıları düşünüyorum. Gösterdikleri yol için Allah onlardan razı olsun.
Ellerinde bir konserve açacağı. Ne önemli bir alet, ne kadar da maharetli! Kim verdi size onu acaba? Aman, oralara hiç girme — çok karışık.
Her yemek lazım olunca tır tır tır yeni bir kapağı açıyorlar ve diyorlar ki "karnımız doyuyor işte." Karnı doyar elbet. Ama konserveden beslenen, taze patlıcanın tadını bilmez.
Oysa yağına oturmuş bir imam bayıldı yiyen kişi aynı mı? Sor bak, o imam bayıldıyı yapana kadar kaç soğan yakarsın, kaç defa ağzının tadı kaçar? Konserveciler bilmez — ne kaybolmayı, ne ağzının tadının kaçmasını, ne de teslim olmanın o hafifliğini.
Akıl bas bas bağırsa da evreni o tuzaklarla dolu kapalı kutuya hapsedersen, alabileceğin en büyük tat teneke kutuda beklemiş bir yemek kadar olur. Çiçeğin açışındaki sırdan mahrum kalırsın, iki namaz arasında ölümde ve aşkta olma hâlinden — ama en önemlisi, yağına güzel oturmuş, dinlene dinlene kıvamını bulmuş bir imam bayıldının tadından.