bu karanlık sürdükçe kendimizden kurtulamayız
sığmıyor sığmıyor sesim bu yorgun biçimlere
çözdüm suları, bıraktım kısrakları, ardımsıra yıldızlar
onüçüncü burçtan beni gecelere dağıtacaklar
acılar bağrışınca bir
şarkılar susunca bir
bu akşamlar hep böyledir karakuş gibi iner yukarlardan
fabrikada sokakta perdeler arkasında vurur insanı
bu akşamlar hep böyledir, ben işte hep böyle götürülürüm
akşam diyorsak herhalde akşam değil bu, sabahsızlık
bir yaralı geyik gözleri iş yeniği ellerimiz
yalanlar beslene beslene öfkeler bilene bilene
her şafak bir yontma taşla dağlardan getirdiklerimiz
susmayan ölülerle bir çizgide açlık açlığa
bir zaman uğuldar büyük nehirlerin ölü yataklarında
yağmur kuşları anılarla bir yönde savrulup gider
dal düşer uykusundan ak düşer körpelere sular çökelir
yetim istekler ağlaşır en kuytu gözbebeklerinde
en kuytu gözbebeklerin liman gecelerinden gelir
ben bu taşları sana yonttum bu ilkel göğün altında
bir bir uyandırdım Allahları en uzaktan en karanlıktan
yasakların buruk çağrısı büyütür kuşakları geleceklere
büyütür dirençlerimizi durmadan kısır alışkılara karşı
uyan da gözlerime bak uyan da fırtınamı dinle
barut yakıyorum kent kent, çıkamıyorum tedirginlikten
bu çoğul yalnızlığım bana taş yontturuyor karanlıklarda
tutup kitaplara dolduruyorum çığlık çığlık kördüğümleri
üçer beşer kırıyorum yalınkat yaşantıları meyhanelerde
hep uzak yağmurları düşündürüyor bana nedense gözleri
nasıl bırakılır bu kavga nasıl geçilir bu köprülerden
en tatlı yerinde bir damla güneşten bile yoksun
bir yaralı geyik gözleri değişken duvarında zamanın
nasıl soyunulur hiçliğe nasıl uzanılır çırçıplak
nasıl vazgeçilir nasıl, en tatlı yerinde kavganın