Her şeyden nefret ediyordum, sürekli bir bulantı içerisindeydim. Bu düzmece hayatta insanı tüketen bir şey vardı ama herkes nasıl bu kadar mutlu, bu kadar inançlı olabiliyor?
O küçük korunaklı yaşamlarını mutluluk mu sanıyorlar? Sıradan tek düze hayatlarını. Hep sanıyorlar. Bütün yaşamları sanmak.
Akşamları televizyon dizilerinde başkalarının başından geçenleri seyrederek avunuyorlar; başkalarının serüvenlerinden çöplenerek yaşıyorlar.
Zaten her düğünde biraz hüzün vardır. Ağabeyime siyah smokin kiraladık, gelinlik de kiralıktı, düğün salonu da kiralıktı, evleri de kiralıktı, hayatları da kendileri de kiralıktı.
Yemek odası, yatak odası takımları aldılar, onlar taksitleydi. Bundan böyle taksitle yaşayacaklardı. Hayatımızı da taksit taksit yaşıyorduk.
Bütün felsefecileri, bütün toplum bilimcileri tanıyordum. Değişik akımlar değişik görüşler konusunda bilgi sahibiydim. (Hiçbir işe yaramıyorlardı) İnsanları psikolojik olarak değerlendirebiliyor, saplantılarını, takıntılarını görebiliyor, adlandırabiliyordum ama kendime hiçbir yararım dokunmuyordu. Kültür bu kadar umutsuz bir şey miydi? Her şeyi anlıyor, her sorunu kavrıyor, yani anlaya kavraya yaşlanıyordum. Anlamak yorgunuydum. Bu yüzden kimseye kızamıyor, kimseden doya doya nefret edemiyordum. Kimseye ağız dolusu küfür edemiyor, deliler gibi öfkelenemiyordum.