19.yy Britanyalı devlet adamı Lord Palmerston, temel ilkesini şöyle ifade ediyordu: "Ebedi müttefikimiz de yoktur, ezeli düşmanımız da. Ebedi ve ezeli olan çıkarlarımızdır ve bu çıkarların peşine düşmek görevimizdir.
İnsanlar bana neye politika dendiğini sorduklarında, tek yanıt, ortaya çıkan her durumda en doğru görünen seçeneği tercih ettiğimiz ve Ülkemizin çıkarlarını kılavuz ilke saydığımızdır.
Toplumun deneyimleri ile arzuları arasındaki uçurum daraltılmalıdır.
Okur notu: Sokağa çıkıp insanlara politik bakış açılarını sorsanız, genel olarak eski dönemde Osmanlı'nın hüküm sürdüğü tarihlere özendiklerini ve Osmanlı torunu olduklarını söyleyeceklerdir (Osmanlı sadece bir aileydi aslında hiçbirimiz Osmanlı değiliz var olan torunları da hali hazırda yurt dışındalar). Halkın arzuladığı budur.
Deneyime gelecek olursak. Herkes yeni iPhone, üst model Mercedes vb. markaları elde etme peşinde.
Toplumumuzun deneyimleri ile arzuları arasındaki uçurumun vaziyeti kısaca budur.
Protestan prensler, o dönemde görece önemsiz olan Prusya dahil, Almanya'nın kuzeyindeydiler; Katoliklerin merkeziyse Almanya'nın güneyi ve Avusturya'ydı.
Kuramsal olarak, İmparatorun Katolik egemen mevkidaşları mevcut inançlara karşı gelecek yeni düşüncelere karşı birleşmek mecburiyetindeydiler. Ancak ruhani birlik ile stratejik avantaj arasında bir tercihle karşı karşıya kaldıklarında, ikincisini seçenlerin sayısı hiç de azımsandığı gibi olmadı. Aralarında en önde geleniyse Fransa'ydı.
Şarlken, Protestanlığın Kutsal Roma İmparatorluğu içerisinde tanındığı çığır açıcı bir antlaşma olan Augsburg Barışı'nı sonuçlandırdı. İmparatorluğunun ruhani temelini terk ederek, prenslere kendi topraklarının iman yönelimini seçme hakkı tanıdı.
Okur notu; İşte bizlerin coğrafyasında (islam / ortadoğu) böylesi bir reform gerçekleşmedi. Hala devlet dairelerinde kimin şii kimin sünni olduğu konuşuluyor.
Dikkatinizi çekerim bu barış antlaşması 1555 yılında gerçekleşti. Yaklaşık 500 yıllık bu dini hoşgörüyü ortadoğuda yakalamak çok zor olacak. Belki hiç olmayacak.
Din ve siyasetin tek bir yapıda kaynaşmaması, Voltaire'in Kutsal Roma İmparatorluğu için "ne Kutsal, ne Roma, ne de İmparatorluk" gibi gerçekçi bir nüktede bulunmasına neden olmuştur.