“Tanrı yerimizi inananların yeri olarak belirliyor. Özel bir yerdeki inananları değil, her yerdeki inananları; doğuda ya da batıda değil,kuzeyde ya da güneyde değil. Allah’ın arzındaki bütün inananları... Dolayısıyla hiçbir Müslüman yerli olmak bahanesiyle kendini kapatamaz, kendi özgül yerinin biricikliğiyle ilgili yanlış tasarımlarda bulunamaz,bahane üretemez. Özgül yerlerini ve aidiyetlerini vazgeçilmez sananlar, belki de şöyle bakmalı: Hiçbirimiz,hangi yerde olursak olalım, gerçek, asli yerimizde, evimizde ya da vatanımızda değiliz. Platon’un gölgeler dünyası gibi bir dünyada bir görünüp bir kaybolacağız. Burası sadece asıl yerimizi seçtiğimiz, asıl yerimizin kavgasını verdiğimiz yer. Onun için sürgünlüğümüz bir de ayrılıkçı ve tahripkar olmamalı. Aksine, mütevazi, hüzünlü ve itaatkar olmalı.”
Edward Said de Batının Doğu denen değişken ve kompleks varlığını, kendi çıkarları için yarattığını teyit etmektedir. Ancak Batı tarafından icat ve imal edilen Doğu ile ilişki, onlar açısından bir denkler ilişkisi şeklinde değil, ötekiler üzerinde tesis edilmiş bir üstünlük şeklinde olmalıydı. Nitekim öyle de oldu; önce doğuyu icat ettiler, sonra Doğu’yu daha da Doğulaştırarak onu ehlileştirilmesi ya da alt edilmesi gereken bir ötekine/düşmana dönüştürdüler. Akabinde de önce askeri olarak sonra da entelektüel anlamda doğuyu işgal ettiler ve söz konusu entelektüel işgal sayesinde Doğu’yu yeniden üretime tabi tutup onun işlevselliğinden azami ölçüde faydalandılar. Çünkü Doğu, Batı’nın ileri uygarlığının barbar hasmıydı ve bütün bu işlem sürecine tabi tutulmaya müsaitti.
Batı ne kadar gelişmiş, ilerlemiş durumdaysa Doğu da o kadar geri ve ilkeldi. Batı, modern bilimin, ileri teknolojinin, rasyonel felsefenin, özgürlükçü demokrasinin, sivil toplumun ve ilerlemenin vatanıydı.Buna mukabil Doğu, dinsel dogmaların, hurafelerin, durağanlığın, duygusallığın, şehvetin, zorbalığın, geri kalmışlığın yurduydu. Oryantalistler Doğu’yla Batı arasındaki derin uçurumu böyle trajik bir biçimde bütün çıplaklığıyla ortaya koyduklarında; Batılıların Doğu’ya yönelmiş ilgisini insani bir zemine yaslayarak Batılıları Doğu’yu kurtarmaya ve aydınlatmaya namzet fedakar şövalyeler ya da adanmış misyonerler olarak göstermesi kaçınılmazdı.
Kan, renk ve cinsiyet üzerinden bir kimlik inşa etmeye kalkışma ne kadar ilkelse salt bir mekan üzerinden üretilen bir kimliğe yaslanmak da o kadar ilkeldir.
Edward Said
Yirminci yüzyıl insan özgürlüğünün önündeki engelin insanın doğasından kaynaklanabileceği ihtimalinin de tartışılmaya başlandığı bir hayal kırıklığı çağı oldu. Yirminci yüzyılda tartışılan bir başka nokta da insanın özgürlük sorumluluğunu yüklenebilme kapasitesi oldu. Tartışmaya dahil edilen bir başka boyutsa insanın diğer amaçlarına ulaşabilmek için Hangi koşullarda özgürlüğünden vazgeçebildiğiydi. Bu ve benzeri sorulara verilen cevaplar arasında en yaygın olanı, insanların gündelik endişelerinden kurtulmak için, bireysel özerkliğin sorumluluğundan kaçma eğilimleri gösterdikleri şeklinde olmuştur.
... İtirazların bir kısmı, insan doğası ile özgürlük arasında kurulacak bağıntının oranı üzerinden tartışma yürüterek insanın mutlak manada özgür olmasının imkansız olduğunu vurgulama yönüne gitti. Bu itiraz esaslı bir itirazdı. Zira insan mutlak bir yeterliliğe sahip olmadığı için, yani kusursuz bir yetkinliğe sahip olmadığı için, özgürlüğünün de kusursuz olarak belirlenmesi doğru değildir. İkincisi sürekli bir bağımlılık ilişkisi içerisinde bulunan insanın, bağımlılıklarını yok sayarak, sınırları ancak kendisi tarafından belirlenmiş bir özgürlük talep etmesinin - mümkün olsa dahi – bireysel ve toplumsal gerçekliklerle çelişeceği de bir vakıadır. Kaldı ki insanın kendisini, özgürlük adına, kendi dışındaki her şeyden soyutlaması yıpratıcı ve ayrıca katlanılması zor bir durumdur.”