Puduhepa profil resmi
Puduhepa kapak resmi
Kendini doğuran bir kadınla kimse baş edemez.

"Elbet acı duyar tomurcuklar açarken
Neden gecikirdi yoksa bahar gelmekte?"

Karin Boye
Daima öğrenici olan bir öğretmen :)
Gökyüzü
21 Mart 1994
286 okur puanı
29 Eki 2018 tarihinde katıldı.
Kendini doğuran bir kadınla kimse baş edemez.

"Elbet acı duyar tomurcuklar açarken
Neden gecikirdi yoksa bahar gelmekte?"

Karin Boye
Daima öğrenici olan bir öğretmen :)
Gökyüzü
21 Mart 1994
286 okur puanı
29 Eki 2018 tarihinde katıldı.
  • 168 syf.
    ·1 günde
    Uyarı: Spoiler vardır.

    Bazı kitaplara inceleme yazarken çok zorlanıyorum. Yazıp yazıp siliyorum. Belleğimdeki sözcükler yetmiyor, kitabın kalbime bıraktığı duyguları anlatmaya...
    Ama yazmalıyım. Karakterler ülkeme giren Kemal'e hoş geldin demeliyim. Sonra o karakterlerin arasına karışıp şöyle bir giriş yapmalıyım: "Arkadaşlar bugün aramıza Kemal katıldı. Bana bütün yaşadıklarını gülümseyerek anlattı. Sizlerle de paylaşacağından eminim. Kemal'den çok şey öğreneceğiz. Sözgelimi onca yokluk içinde nasıl varsıl olunur? Düşlerin ardına nasıl düşülür? "

    Momo, Melodi, Küçük Ağaç, Fadiş, Sadako sevinçle el çırpacaklar. Kemal çocuk sevinciyle katılacak aralarına. Büyüyecek güzellikler yaşama...

    Şimdi söz Kemal'de

    Merhaba, ben aslında yalnızca bir Kemal değilim. Bu kitabın yazarı Muzaffer İzgü'yüm. Ben aslında yalnızca bir Muzaffer İzgü de değilim. Ben hepinizim. Ama şimdilik adıma Kemal diyelim. Başka bir öyküde Ayşe olmuş, Ali olmuş kime ne?

    Adana'da başlayan bir öyküm var benim. Bu öyküde varlığını her dem duyumsadığım bir de ailem var. Babam bütün olmazlar karşısında üreten, anam aklıyla direngenliğiyle babamla bir yiğit anam, abim yatağımı, sevgimi, sıcaklığımı paylaştığım abim...

    Derme çatma bir yuvamız var. Babam evimizin pencerelerinin yönünü her sene değiştirir. Bir sene doğuya, bir sene batıya, bir sene kuzeye , bir sene güneye... Pencere ne yandan açılırsa açılsın bizim dünyamız aynıdır aslında. Ama başkalıklarda vardır bizde, örneğin birbirimizi gıdıklayarak güldürmeyi öğrendik abimle. Bir gün babam da katıldı aramıza, kıkır kıkır güldük hem de buz gibi gecelerde.

    Kışın yüzü yoksula pek gülmez. Ama biz yine de güleriz her dem. Çünkü hazırlığımızı yaparız. Sözgelimi kömür tozunu su ile karar, kışlık kömürlerimizi hazırlarız. Babam gaz tenekesinden sobamızı yapar. Anam, bu çok ağır diye söylenir. Babam da "Yenenle yanana dağ bile dayanmamış, küçük soba yapsam yakacak dayanmaz." der. Bir de bulgur kaynatırız kış için. Elektriğimiz suyumuz yazında yoktur zaten. Gaz lambamız vardır bu işimizi görür yaz kış. Bir de bahçemizde su tulumu vardır. Nar ağacı da bahçemizde. Narları Münevver Hanım'a götürürüz her kış başı rüşvet niyetine. Bizi evden kovmasın diye. Bir de boynumuzu bükeriz ki yoksul olduğumuzu anlasın iyice. Ne yapalım biz boynumuzu bükmeden merhamet göstermez o da hiç.

    Büyüyünce öğretmen olmak isterim. Bunun için derslerime sıkı sıkı çalışırım. Bu amacım olmasa okula gitmek istemem. Çünkü diğer çocuklar gibi ayakkabım yoktur benim. Bir gün babam yırtılan ayakkabımın altına kalın bir tahta çaktı, Yürürken tak tak diye ses çıkartıyor. Çocukların fıkır fıkır gülmeleri olmasa hiç umursamam ya. Olsun yine de umarsamam, tahtaya kalkarım gururla. Bir gün ağladım ama onların karşısında. Jale'nin cicili bicili kalemi kaybolmuş benden bildiler. Küçüçük kalemimi sonuna dek kullanayım diye babam tepesine kamış takmıştı, bu yüzden kalemin benim aldığımı söylediler. Boncuk boncuk akıttım gözyaşlarımı. Ertesi gün Jale buldu kalemini, bana vermek istedi ama almadım. Benim kamışlı kalemim var. Ne yapayım?!

    Ne istersin derseniz eğer, hep uzaktan izlediğim renk renk balonları anlatırım size. Balona verecek paramız olmadığı için düşerim baloncu amcanın peşine. Kestiririm gözüme en büyüğünü. Çocuklar o balonu alır diye ödüm kopar, almayınca bir sevinirim bir sevinirim. Yine bir gün baloncunun arkasına takıldım. Tam o sırada baloncunun birkaç balonu uçtu uçtu, Ulu Caminin yanındaki ağacın taa tepesine kondu. Baloncu beni çağırdı: "Bu balonları alırsan birisi senin."dedi
    Balonların içinde kırmızı balonum da var. Çıktım hemen ağacın dalına. Bütün balonları elimle kavradım. Ama yaramaz yel kırmızı balonumu götürdükçe uzağa götürdü. Baloncu amca: "O kalsın." deyince indim aşağıya. Sarı balon da olur diye geçiriyordum içimden. Baloncu senin balonun ağacın tepesinde deyip bir tane bile vermeden gitti. Koştum annemin yanına ''Anne."dedim "Benim de balonum var. Ulu caminin yanındaki ağacın tepesinde."
    Ertesi gün gittim yine, balonumu göreyim diye, yok olmuş patlamış. Ağladım balonumu göremeyince.

    Bir gece babamın da ağladığını gördüm.
    Durun anlatayım size. Gece biz uyurken evimizi sel bastı. Eşyaları kurtarmaya çabaladık. Ama çiçekli yastığımı aldı gitti su.
    Evimiz de yıkıldı. İşte o gece ilk kez gördüm babamın ağladığını. Ama gözyaşları aktı gitti taa sel gibi. Sonra masmavi oldu gök gibi. Bu olaydan sonra bir süre arkadaşım Seyit'te kaldık. boş da durmadık. El birliğiyle çalıştık çabaladık. Ben ne çok iş yaptım bir bilseniz. Darı sattım. Sinemaya gelenlere gazoz sattım, limonata sattım, karpuzların yüklenmesine yardım ettim. Hepimizin parasını bir güvecin içinde biriktirdik. Bahar gelince bizim de evimiz olsun, leğende değil sıcacık hamamda yıkanalım istedik. Münevver Hanım'a boyun bükmeyelim diye bir yuva yaptık kendimize.
    Artık kimse çıkın gidin diyemeyecek. Yağmurda su da almayacak evimiz.
    Yine güleceğiz birbirimizi gıdıklaya gıdıklaya.
    Hem de en koyu en soğuk gecelerde.


    Not: Muzaffer İzgü'nün yaşam öyküsünü anlattığı bu kitabı sizlere de öneririm. Zıkkımın Kökü kitabında da yaşam öyküsünü anlatıyor. O kitabın filmi de var. Buraya bırakıyorum lingi.

    https://youtu.be/txhKn4xyLho

    "Çöz oğlanın ipini avrat. Çöz gitsin. Bir şey olmaz. Ben onları hayatın her türlü rezilliğine alıştırdım."
  • 390 syf.
    ·4 günde
    KİTAPLARDA ÖLMEK

    Adı, soyadı
    Açılır parantez
    Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
    Kapanır parantez.

    O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı
    Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.

    Ya sayfa altında, ya da az ilerde
    Eserleri, ne zaman basıldığı
    Kısa, uzun bir liste
    Kitap adları
    Can çekişen kuşlar gibi elinizde.

    Parantezin içindeki çizgi
    Ne varsa orda
    Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci
    Ne varsa orda.

    O şimdi kitaplarda
    Bir çizgilik yerde hapis,
    Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki,
    Öldürebilirsiniz.

    (Varlık, 447, 1 Şubat 1957)

    Bu şiiri benim içime oturdu.
    Üzerine düşündüm.
    Edebiyata ve sanatçılara bakışımızı onları iki parantez içerisinde ölüme mahkum edişimizi kim yadsıyabilir?
    Peki onları bu tutumumuzla öldürebiliyor muyuz?

    Kitabı elime alıp okumaya başladığımda içimden şöyle geçirdim: Behçet Necatigil ne kadar da canlı!
    Sanki ölen bizleriz. Ölen bizleriz. Bizleriz.

    EVLER VE AİLE OLMAK

    Canlı çünkü, bizim yanından geçip gittiğimiz en basit nesneleri bile şiirine katmış, yoğurmuş, bambaşka anlamlar yaratmış.
    Hiç kilere şiir yazılır mı?
    Behçet Necatigil yazar!
    Çünkü evin her bir ayrıntısı onun için çok önemli. Evler başlı başına onun için bir kaynak.
    Boğulduğumuz ya da varolabildiğimiz yaşamı önce evler doğurur. Evlerin insan yaşamındaki yeri yadsınamaz. Üzerimizde odalar kokar. O odalardan yaşama koşabilmek için kapıları kendimizin açması gerekir. Kapı açma işi ise hiç öyle kolay bir eylem değildir.
    Bir de evlerde yaşayan diğer insanlar vardır: aile. Bazıları için cennet, bazıları için cehennem. Bazıları için ise her ikisi de.
    Eğer yaşamın çıkmazlarından bu insanlarla kenetlenip çıkabiliyorsanız sıcacık bir yuvadır ailenizin her bir bireyi. Eğer bu bireylerin her biri bir çıkmazsa o zaman yalnızca biyolojik akrabalığınız olan yabancılardır. Son söylemim çok keskin! Kabul edilmesi hiç de kolay olmayan bir gerçek. Bu gerçeklerle bizi "Evler" adlı şiirindeki şu dizelerle yüzleştiriyor:
    "Evlerin içi oda oda üzüntü
    Evlerin dışı pencere duvar."

    "Evlerde nice nice cinayetler işlendi
    Ruhu bile duymadı insanların."

    (Varlık, 329, 1 Aralık 1947)

    Aile olmak, aile olabilmek çok önemli. Bence sağlıklı bir toplum olabilmenin ilk adımı bu. Behçet Necatigil gerek şiirleri gerek kendi ailesine verdiği değer ve onlarla kurduğu ilişki ile hepimize bir örnek diye düşünüyorum. Gerçek anlamda aile olmayı başaran insanlar o kadar az ki toplumumuzda. Bu yüzden bunun üzerinde özellikle duruyorum. Okuma listeme Behçet Necatigil'in kızı Ayşe Sarısayın'ın yazmış olduğu "Çok Şey Yarım Hâlâ" adlı kitabını da bu yüzden aldım.

    https://youtu.be/XcQKjD9yu9w

    Şiirleri Üzerine

    Behçet Necatigil'in okuduğum kitabı, "Kapalı Çarşı, Çevre, Evler, Eski Toprak, Arada" adlı şiir kitaplarının bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur.
    İlk yazdığı şiirlerden ustalık kazandığı şiirlere kadar bir yolculuktur bu kitap. Şiirler arasındaki ayrım da bunu göstermektedir. İlk şiirleri birinci yenicilerin havasındayken Eski Toprak adlı şiir kitabından sonra ayrım kendini gösterir. Şiirlerinde yine bir öyküleme vardır. Ancak ilk şiirlerindeki kadar baskın değildir. Anlamı ise dolaylı bir şekilde sunar okura. Sanki oyun oynar okurla. Düşündürme oyunu dedim bunun adına. :)
    Kendisi ve edebiyat tarihçilerinin bir kısmı Eski Toprak adlı şiir kitabından önceki kitapları değerli bulmaz. Hatta Behçet Necatigil yanılmıyorsam yetmişli yıllarda "Eski şiirlerimi inkâr ediyorum. " der.
    Şiir de kişilik gibi değişir, gelişir. Ancak ben en vurucu şiirlerin ününü ve yazınsal niteliğini yolun başındaki şiirlere borçlu olduğunu düşünüyorum.

    Son olarak Behçet Necatigil evler şairi diye anılsa da başka konularda da şiirler kaleme almıştır: Yalnızlık, ölüm, yaşam mücadelesi, kadın gerçekliği vs.
    Onun tutan elleri yaşamın bütününe uzanmıştır. Gören gözleri hiçbir ayrıntıyı kaçırmamıştır.

    Size not: "Biz bu kadar eğilmezdik, çocuklar olmasaydı." diyen şairin şiirlerini öneririm yaşama şiirle tutunanlara.
    Ama dar vakitlerde şiiri de yaşatmak zor değil mi?

    https://youtu.be/gnzbljZvI0Q

    Funda Arar'ın söylediği "Sevgilerde" adlı şiirini de buraya bırakıyorum. Keyifli dinlemeler!

    https://youtu.be/igTjhAleoOc
  • 128 syf.
    "Üç aylıkken geçirdiğim menenjit bir diğer adıyla havale nedeniyle beden sağlığından yoksun biriyim. 37 yaşındayım ve kendimi bildim bileli kendi ihtiyaçlarımı karşılayamıyorum."

    Rukiye TÜREYEN

    Okurken kitabın yazınsal niteliği ile asla ilgilenmedim. İlgilendiğim tek şey şuydu: %99 engelli bir insanın kullanabildiği tek parmağı ile ortaya bir kitap çıkarması... Bu kitabın çok kısa bir zaman diliminde var olmasını ise büyük bir başarı öyküsü olarak nitelendiriyorum. Çünkü Rukiye TÜREYEN 2014 yılında kendi imkanları ile okuma yazma öğreniyor. 2016 yılında yazmaya başlayıp 2018 yılında kitabını bitiriyor. Her şey iki yıl arayla gerçekleşiyor.

    Okuma yazma öğrendikten dört yıl sonra ortaya tek parmağıyla bir kitap koyması harika bir eylem...

    Hep derim "mücadele" "emek" vb. kavramlar belli ideolojilerin tekeline bırakılmamalı, bu yaşama haksızlık.
    En büyük mücadele yaşamın içerisinde.
    Yaşamdan daha güçlü ideoloji mi var?!

    Neden değindim buna. Çünkü bizim toplumsal engelimiz de bu ideolojiler. Bir arada insanca huzur, barış içerisinde yaşamayı beceremiyoruz. Birbirimizi şucu bucu diye etiketliyoruz sürekli. Bu toplumsal engelin altında da bireysel engellerimiz yatıyor. "Ötekini anlamama" engeli diyorum bunun adına.

    Engellerin yalnızca fiziksel nedenlerden kaynaklandığını mı düşüyordunuz yoksa?

    Fiziksel engeli olan insan bu durumun ayrımına varır. Ancak duyuşsal engeli olan insanların bunu anlaması pek de olası değildir.
    Fiziksel engeli olan insanın durumu yalnızca kendini ve ailesini etkilerken duyuşsal engelli kişi bir toplumu uçuruma sürükleyebilir.

    Keşke hepimiz kendi engelimizin ayrımına varsak. Başkasının cehennemi olmasak.
    Asıl felaket bu. Bana göre bu!

    Kitapta en çok beğendiğim yazınsal ürün "Fındık Farelerinin İsyanı" adlı skeç

    Kahramanlar:

    Dört fındık faresi, anne ve çocuk olmak üzere iki insan...

    Bu skecin varlığı kitaba özel, sıradışı bir nitelik kazandırmış diye düşünüyorum. Ayrıca yazarın tek parmağının gücü konusunda gelecekteki başarılarının da şimdiden habercisi.

    Kitabı okurken yazarla empati kurdum.
    Ancak yaşama onun baktığı yerden baktığımı söyleyemem. Bu onun verdiği emeği ve mücadeleyi yok saydığım anlamına gelmiyor elbette. Herkes kanadığı yerden bakıyor yaşama ve herkes kanadığı yerden çiçekler açıyor yeniden.
    Edebiyat bize kanayan bütün yaraları gösterip orada açan çiçeklere saygı duymayı öğretiyor.

    Kısacası tüm insan olmayı öğretiyor.

    Evet onun gibi bakmıyorum yaşama.

    Ama onu anlayabiliyorum diyorsak;

    Küçücük bir adım atmışızdır

    tüm insan olma yoluna ...

    @ Neslihan T.

    Kitabı bana hediye ettiğin için sana bir kez daha buradan teşekkür etmek istedim. Kitabı hemen okumadım. Beklettim, beklettim ve en gereksinme duyduğum anda aldım elime.
    Çok teşekkür ederim.
  • 200 syf.
    ·1 günde
    Bugün gökyüzü mavi değildi.
    Anlayacağınız kederim büyüktü.
    Ve uzandım arkaüstü düşlere
    Ne yapmalı da dağıtmalı gri bulutları
    Dedim kendi kendime
    Tam o sırada
    Umutsuzluğun en koyu olduğu anda
    Kuşlar geçti sürü sürü
    Mavi olmayan gökyüzünden hem de
    Ben bir çocuk
    Ben bir sevinç
    Mavi oldu birden gökyüzü yüreğimde
    Hemen koştum arkaüstü
    Çocukların şiir ülkesine
    Buldum dedim buldum
    Yine bir umut buldum kendime
    Haydi büyütelim onu sizinle
    ...

    İnceleme
    Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın Arkaüstü (Uçsuz Bucaksız Yaşama) adlı şiir kitabı şairimizin ilk çocuk kitabı. :) Ayrıca Türkçemizi yine dupduru akan bir ırmak gibi özgür bırakmış. Düşüncelere, düşlere, sevgilere uzanan özgür bir ırmak her bir şiiri... Bu ırmaklar birleşmiş birleşmiş bir deniz olmuş. Denizler durur mu onlar da koşmuşlar okyanusa. :) Fazıl Hüsnü Dağlarca, benim canım ustam, benim dev dedem koskocaman bir okyanus! Eee ben de saatlerce okyanusu içerim de hiç, damla damla şiir dökmez miyim? :) Bana çocuk şiirleri yazdıran ulu çınar!
    Şiirlerini özümseyip öykündüğüm şair:
    Fazıl Hüsnü Dağlarca



    Şiirlere geçelim yine. :) Bir tek sözcük: arkaüstü! Bu tek sözcükten onlarca şiir üretmesi şairimizin hem yaratıcılığının hem de dilimizin imgelem gücünün göstergesi. Ayrıca şiirlerin hiçbiri çocuk gerçekliğine aykırı değil. Çocukların devingen, meraklı, heyecanlı, düşsever ve yeni yaşantılara açık karakterlerini besleyecek nitelikte.
    Şiirleri okurken ben bir yetişkin değil arkaüstü sevinçli bir çocuktum. :)

    Bakınız:

    Mutluluk

    Daha çok
    Düş görürüz
    Arkaüstüyken

    Arkaüstüyken
    Soluk alırız
    Daha kolay. (s.127)

    Not: Bu kitabı siteye ben eklettirdim. İlk incelemeyi de ben yazıyorum. Bu sorumlulukla içindeki çocuğu diri tutmak için direnen yetişkinlere ve masmavi canımın içi çocuklara şiir kitabını öneririm.

    Not: Mutsuzken nitelikli çocuk şiirleri yaşam fısıldayabilir ruhunuza.

    Not: Hiç kitap okumayan insanları nitelikli çocuk yapıtları ile yaşama döndürebiliriz.

    Not: Bu şiir kitabını okurken on bir tane çocuk şiiri yazdım. Nerelerden beslendiğimi hiç unutmamak için bunu da ekleyeyim.

    Keyifli okumalar!

    (Bu saatte bütün yeryüzüne yetecek kadar umudum var. Şiir iyi ki var!)
  • 432 syf.
    ·7 günde
    NOT: Tabii ki de spoiler var!

    Bazı kitaplar vardır kitaplığınızda bekler durur. Sonra bir anda alırsınız elinize ve okursunuz. Kitabı bitirdiğinizde bütün bu bekleyişlerin doğru zamanı yakalamak için olduğunu anlarsınız. Lise yıllarından beri kitaplığımda bekler durur KUMRAL ADA MAVİ TUNA! Kitaplığıma nasıl geldiği konusunda bile bir bilgim yok. Sanki bir bilinmeyen eleman sessizce bıraktı oraya. Ben ise doğru zamana kadar görmezden geldim KUMRAL ADA MAVİ TUNA kitabını...
    Bu kitap ben üç yaşındayken doğmuş.
    Aşkın bir renk cümbüşü gibi önümüze sunulduğu, güne kavuşana dek yaşanılan içsel ve toplumsal çatışmaların kitabı...
    Sahi güne kavuşana dek neler geçiyor başımızdan?
    Rüyalar ve kabuslar!
    Bu kitap rüyaların ve kabusların kitabı!
    Ada, Tuna ve Aras İstanbul'un Kuzguncuk semtinde tanışırlar. Tuna, mavi Tuna, sessizce akan oğlum benim. Romantik asi, bu yönüyle kendime benzettiğim, aydınlık öğretmen, aşık insan!
    Ada Tuna'yı çocuğu gibi seven, ona karşı yüreğinde kimselerin hatta kendinin bile bilmediği gizil bir duygu yeşerten deli kızım! Aras tuttuğunu koparan, gururlu, Ada gibi dik kafalı oğlum. Her daim kendisi gibi sert olana çarpan cesur çocuk. Belki de bu yüzden Ada ile arasında aşkın bir çeşidi filizlendi. Meydan okudular hep birbirlerine. Aşkın en sert hali! Oysa aşkın bir tek kalıbı yoktur ki! Bunu onları sessizce uzaktan izleyen sevimli mavi Tuna'nın gözlerinden okudum. Aşkın sahip olmak anlamına gelmediğini. Hani denizleri çok seversin. Ama kıyısına geçip izlersin ya sadece... Gökyüzünü çok seversin de hiçbir zaman kollarını yetiştiremezsin ya! Aşkın en uzak hali! Belki de bu yüzden en yalın, en saf olanı...
    Bir de Meriç kızımız var. Sahneye en son gelen. Kimselerin varlığını sezmediği, tablodaki en soluk renk! İlk görüşte Tuna'ya vurulan, aşkı bir sahiplik eki olarak gören Meriç!
    Annesinin ve babasının salt dünyaya getirmekle sorumluluğunu tamamladığı yalnız çocuk! Sevgiye, güvene aç çocuk! Ada'yı bu yönüyle kıskanan Meriç...
    Bir de şair dayıları var. Ada ve Meriç'in dayısı: Roman boyunca değişim geçirmeyen herkesin geçirdiği değişimlerin tanıklığını yapan usta insan: Doğan Gökay!
    Aras dışındaki çocukların öykündüğü bir karakter!
    Ada'nın annesi ve babası: Pervin Gökay, Süreyya Mercan!
    Aras'ın ve Tuna'nın annesi: Zübeyde Atacan!
    (Aslında başka karakterler de var. Ancak sahnede sessizce bekliyorlar. Varlıkları ve yoklukları belirsiz. Acaba yaşamda onlar gibi miyiz? Yoksa baş rol bizde mi? Yoo yoo herkes kendi yaşamının baş rolünde! Başka yaşamların baş rolünü çalan var mıdır acaba?)

    ''Hepimizin bir rolü var, ama küçük, ama büyük, ama kısa, ama uzun... Hatta baş rollerden birini de oynuyor olabiliriz... Fakat eninde sonunda oyun bitiyor ve perde kapanıyor...'' (s.200)

    Aras sahneden en erken çekilen karakter. Bir anlık coşkuyla bırakıyor kendini denizin sularına! Sonrası hiç!
    https://www.youtube.com/watch?v=zlviStCMzFk
    Belki de amacı ne kadar cesur olduğunu Ada'ya ve Tuna'ya kanıtlamak. Ada bu ölümden kendini sorumlu tutuyor! Yıllarca ama yıllarca Aras ile birlikte mezarda yaşıyor.
    Tuna abisinin yitiminden sonra büyüyor. Aynı durgunlukla, aynı aşkla, aynı saflıkla! Kadınlarla birlikte oluyor. Aliye tosladığı çok sert bir kaya! Çocukluğunun kurbanı, elinde bıçakla gezen intikamcı bir kadın! Tehlikeli suların ta kendisi! Cinsiyetinden ötürü babasının hor gördüğü ve taciz ettiği, annesinin bütün bu iğrenç olaylara sessiz kaldığı bir kurban! Bu travmayı unutmak mümkün mü? Ada ve Aliye'yi yan yana neden getirdi Buket Uzuner! İki farklı yaşam, iki farklı hüzün! Ada kendini suçluyor. ( Oysa dışarıdan nasıl da havalı, zengin, ukala, öz güvenli!) Geçmişe sığınıyor, çocukluğuna. Aliye başkalarını hep başkalarını suçluyor. Çocukluğundan kaçıyor. Ama boylu boyunca izlerini taşıyor. Aliye'ye göre Ada, Tuna, Meriç bir zengin pici! Onlara müthiş öfkeli!
    Aliye karakteri beni çok düşündürdü. Berbat bir çocukluk geçiren varsa zaten bu karakterin üzerinde illa ki durmuştur. İnsanın çocukluğu bile lekeli ise nereye sığınır bilmem ki? Bu lekeden kurtulayım derken çırılçıplak kalmaz mı?
    Çıplak, çıplak, çıplak nasıl yaşanır!
    Aliye haklı. Hepimizi kıtır kıtır doğrasa da haklı.
    Yapılan bütün haksızlıklarda biz de haksızız..
    Yapılan bütün adaletsizliklerde biz de adaletsiziz.
    Yapılan bütün kötülüklerde biz de kötüyüz!
    Hele ki bir çocuğun anılarını koruyamıyorsak!
    Bir salı günü iç savaş çıkar.
    Tuna'yı zerre eril yanı olmayan mavi Tuna'yı da askere alırlar.
    Tuna yaşadıklarının bir kabus olduğunu düşünür.
    Gözlüklerine takılan camlar gerçeğin netliğini göstermez.
    İşte bu da bir oyundur.
    (Sahi sizin gözleriniz ne durumda?)
    Tuna'ya deli derler savaşı, kanı, vahşeti kanıksayan saygıdeğer akıllılar! Bu durumu yaşayan bilir. Birey olmanın bedelini her gün ödeyenler...
    Tuna'nın askerlik sürecinde bunaldım.
    Sanki onunla birlikte ben de askerlik yaptım.
    N'olur bütün bunlar bir kabus olsun dedim.
    (İşte tam burada şunu düşündüm. İçsel çatışmalarımız toplumsal çatışmaların bir sonucu mu? Yoksa toplumsal çatışmalar içsel çatışmaların bir sonucu mu? Hangisi hangisini doğurur, büyütür ya da sona erdirir.)
    İç savaş bittiğinde Tuna evine döner.
    İşte burada düğümler çözülür.
    Musa dindar Musa, camiye gitmiyor diye yakın arkadaşlarına bile kan kusan Musa bu iç savaşta ailesini yitirdikten sonra gidip Suları adındaki bir Alevi kızla evlenir!
    Hoşgörünün bedeli bu kadar ağır olmamalı diye düşündüm.
    Belki de bu kadar ağır olmalıydı!
    Musa'nın ödediği bedeli toplum olarak ödedik mi?
    Sefer kız çocuğunu sevmeyen, varsa yoksa oğullarım diyen Sefer'de cinsiyetçiliğinin bedelini kızını kaybederek ödedi. O da bir değişim geçirdi, tabii bedelini ödeyerek!
    Ada Aras'ın denize atlamadan önce ona verdiği ayakkabıları çöpe atarak geçmişten kurtuldu.
    Meriç kendi yaşayamadığı çocukluğuna doğurduğu kızıyla döndü. Tuna'nın bir kızı oldu. (Meriç ile evlenmişti. Sessiz Meriç hedefine ulaşan tek karakter.)
    Doğan bir çocuk...
    Doğan bir umut...
    Belki de onca kabus, onca çatışma çocuklar barış içinde huzur içinde yaşasın diye!
    Tuna bütün bu değişimler yaşansın diye hepsinin yerine kanadı. Ada'sına tek aşkına hep uzaktan bakarak...

    Farkında mısınız?
    Siz sabaha kavuşun diye birileri sizin yerinize kabuslar görüyor.
    Siz ise onlara deli diyorsunuz!
  • 323 syf.
    ·5 günde
    "Tarih, insan zekasının bugüne kadar yarattığı en tehlikeli meyvesidir." Paul Valery
    Fransız düşünür ve şair

    "Çanakkale, Yeni Türkiye'nin ön sözüdür."
    Fazıl Hüsnü Dağlarca
    Çanakkale Destanı

    İncelemeye geçmeden önce size birkaç soru sormak istiyorum.
    Bir insan aynı savaşta iki farklı ülkede de kahraman olabilir mi?
    Tarih düz okunan bir metin midir?
    Tarih tamamen objektif yazılabilir mi?
    Milliyetçilik nedir? Yurtseverlik nedir?
    İnsan yaşarken de yurtsever olabilir mi? Evetse nasıl?
    Milliyetçilik ile yurtseverlik arasında nasıl bir ilişki ya da ayrım vardır?
    Kadınlar tarihin neresindedir?
    Savaşa neden olanlar savaşta ölenler midir?
    Savaş romantik midir?
    Başka bir ülkeye nefret, öfke duymadan yurdu sevmek mümkün müdür?



    Okuma sürecinde ve okuma sonrasında bu soruları sordum kendime. Bu soruların her biri benim için çok önemli. Ancak son soruyu daha da önemsiyorum. Ben hep derim ki: Biz kendimizi, ötekini, sevgiliyi, bir çocuğu, Tanrıyı, doğayı, insanları, yaşamı ve yurdu sevmeyi bilmiyoruz. Severken örseliyoruz. En acısı da sevgimizi besleyen korkularımız, öfkemiz ve kinimiz... Ben burada özellikle yurtseverlik üzerinde durmak istiyorum. Bence bu kitabın okuyana en büyük katkısı, başka bir millete karşı kin ve öfke duymadan yurdun sevilebileceğini sezinletmesi. Ülkemizi sevmemiz için bir düşmana gereksinmemiz yok. Ne yazık ki bu durum sadece bizde değil, çoğu ülkede de böyle. Yurt sevgilerini yabancı düşmanlığı üzerine kuruyorlar. Yunanlı bir gazetecinin Buket Uzuner'e söylediği şu tümce de benim yargılarımı destekler nitelikte: ''Kitabınızı okurken ağladım. Siz Türklerin bu kadar acı çektiğini bilmiyordum.'' Evet ötekinin acılarına yabancıyız. Çünkü yalnızca acı çeken biziz, hep erdemli olan, yüce olan biziz. Öteki pis bir düşman(!) Bütün ülkeler kendi ideolojilerine göre öğretir tarihi. Herkes başka açılardan ele alır. Nitelikli bir yazın ürünü ise gerçeğe bütüncül gözlerle bakmamızı sağlar. Evet benim yurdum işgal edildi, bu işgal sonucu yurdumu savunmak bir hak! Ben de başkasının yurdunu işgal edersem onun da yurdunu savunma hakkı vardır. Asla romantik olmayan savaşın tek gerekçesi de bana göre budur.

    SPOİLER VARDIR!

    'Uzun Beyaz Bulut' Yeni Zelanda'nın eski adıdır. Yeni Zelanda'nın yerli dilinde 'Aotearoa' denir buna.Uzun Beyaz Bulut'a İngilizler gidip yerleşmeden önce orada Maori denilen Kızılderilere benzer yerliler yaşamaktadır. Yazarın kitabını ''Uzun Beyaz Bulut Gelibolu'' olarak adlandırmasını bu iki sömürüye dikkat çekmek olduğunu düşünüyorum. Maorilerin ve bizim yurdumuzun sömürüsüne... İngilizler Yeni Zelanda ve Avustralyalı gençlerden bir Anzak Kolordusu kurup onları şişirme duygularla savaşa sürükledi. Gencecik insanlar işgalci tarafın nesnesi olarak kullanıldı. Er Alistair John Taylor da o gençlerden bir tanesi. Savaş gerçeği ile yüzleşmeden önce istekle çıkar yola. Gelibolu'ya geldiğinde ise savaşın kitaplarda yazıldığı gibi romantik olmadığını anlar. Savaş vahşettir. İnsanlık dışıdır. En yakınlarının gözünün önünde parçalara ayrılmasıdır. Yaşama dönük umutların ve düşlerin bittiği yerdir. Ne yazık ki onun da abisi yanında yaşamını yitirir. Birçok arkadaşı gözleri önünde kanlara bulanır. Artık evine dönse bile aynı insan olamayacağını sezinler. Savaş bedenini yok etmediğinin de ruhunu parçalara ayırmaktadır. Alistair John Taylor yurdunda bıraktığı sevgilisi Keri'yi düşünür. Onunla yarım kalan öykülerini tamamlayacak bir ruhu yoktur artık. Bir yandan da Türklere hak vermeye başlar. İngilizler'in kendilerini kullandıklarını anlar. Haklı olan Türkler, çünkü burası onların yurdudur diye bir değişim geçirir. İçsel çatışmaları ve sorgulamaları sonucunda bu savaştan sağ çıkacağına, yaşamını yitirmeyeceğine dair söz verir kendine. Bir çatış anında tam kurşun kendine isabet edeceği sırada yere düşer. Ayağı yerde yatan bir Türk'e takılmıştır. O Türk sayesinde ölmekten kurtulur. Yerde bir süre yatar. O zaman diliminde düşünür. İster Türk olsun, ister İngiliz, İster Yeni Zelandalı... Hep kırmızı, akan insan kanı. Daha sonra yaşamını kurtaran Türk ile konuşmaya başlarlar. Türkün ağzına su verir. Onu sırtında taşıyıp o kanlı alandan kurtarır. Sırtında taşıdığı insan Teğmen Ali Osman Bey'dir. Tıpkı kendisi gibi yirmi bir yaşındadır. O da Gelibolu'da bülbülleri dinleyerek annesine sevdiklerine mektuplar yazar. Düşman iki ordunun askerleri bir dostluk kurarlar aralarında. Yaralı bulduğu Teğmen Ali Osman yaşamını yitirmeden önce kendi kıyafetlerini gösterip John Taylor'a giymesini söyler. John Taylor Teğmen Ali Osman öldüğünde onu madalyaları ile gömer. Arkadaşının ne dediğini işte o sırada anlar. Arkadaşının üniformasınnı apoletlerini söküp giyer ve yaşamını böylece kurtarır. İşte burası bir insanlık dersi...
    Daha sonra John Taylor'u Meryem adında bir Türk kadını bulur ve onunla evlenir.( Evlenmeden önce onu sünnet eder. Sünnetçi olan babasından öğrendikleri sayesinde bu işin üstesinden kimselere duyurmadan gelir. Sünnet etme olayına yazar romana gerçeklik kazandırmak için değinmiş diye düşünüyorum. Bir de bu durum hoşgörü kavramını nasıl alımladığımızın da bir göstergesi. Bize ne kadar benzerse o kadar hoşgörülü oluyoruz. Hoşgörülü olmak için fedakarlık yapması gereken hep öteki. Tabii Meryem'in de için de yetiştiği kültür bu kadarına izin veriyor. Yoksa yadsımayalım herkese' savaşta ingilizlere esir düşmüş ondan böyle' diyerek aslında John Taylor'un yaşamını kurtarıyor. Bu da az şey değil doğrusu. Hoşgörü ötesi! Ama yine de sünnet olayı korkunç geldi bana)
    John Taylor Gazi Alican Çavuş olarak yaşamını Eceyaylası Köyünde sürdürür. Köylüler savaş gazisi diye ona hem acır hem de saygı duyar. Gazi Alican Çavuş ile Meryem'in çocukları olur. Adını sırasıyla Uzun, Beyaz, Bulut koyar.
    Bize bu öyküyü anlatan ise kızı Beyaz Hala ve bu öykünün peşine düşmüş Yeni Zelandalı küçük torunu Viki'dir. Bu iki farklı kültürden kadının savaşı anlatması ise ''Kadınlar tarihin neresinde?'' sorunusunu ortaya çıkarır. Ayrıca köylü Türk ninesi Beyaz Hala ile Psikolog Viki kültür ve kuşak ayrımına rağmen birbirlerine yavaş yavaş ısınırlar. O süreç boyunca çatışma da yaşanır. Güç kimi zaman Türk Beyaz Hala'nın elinde olur kimi zaman ise Yeni Zelandalı Viki'nin. Ama sonunda iletişimde eşitlenirler ve sesleri aynı çığlıkta buluşur: Savaş kıyımdır, savaş yıkımdır, savaş ölümdür!
    Ayrıca bu iki kadın bize ''Kadın nasıl var olmalı?'' sorusunun da yanıtını verirler. Viki Beyaz Hala'ya : Kadınların tek amacı sevişmek ve analık mı? (...) Bir kadının bir insan olarak entelektüel zevkleri ve hırsları vardır.'' der. Beyaz Hala da ona ''Benim senin meslek sahibi, para kazanan bir karı olmana heç sözüm yok. (...) Amma benim dediğim şo: Kadın kadın gibi olmalı. Yani bir kadın hem akıllı hem de memeli olsun be! Okumuş, meslekli karılar başka işleri yapacağım diye evinde herifiyle oynaşmanın da analığın da vazgeçmeyecekler.'' diye yanıtı yapıştırır. Beyaz Hala haklı aslında. Kadın insanca var olabilmenin bedelini kendi doğasından uzaklaşarak ödüyor. Ne yazık ki durum bu. (Bu arada karı sözcüğü Güney Sibiryadaki Türkçeden geliyormuş. Kadın demek. Bizim kadınlara bakış açımızdan dolayı kötü bir şeymiş gibi algılıyoruz, ama değil. Yine de bana birisi böyle dese hoşuma gitmez, işte aşamıyoruz bazı şeyleri)
    (Bir de Yeni Zelandalıların kendileri ile alay eden bir millet olduğunu öğrendim. Viki'de böyle davranıyor yer yer. Bu çok hoşuma gitti. Bence kendini bütün yönleriyle tanıyıp seven bir milletin tutumu bu. Gayet öz güvenli bir tutum. :) )
    Gelelim Viki'nin Gelibolu'da bulduğu aşkına. Beyaz Hala'nın torunu Avukat Ali Osman'a. Yazarları bu konuda hiç anlayamıyorum. İki genç yan yana gelince aralarında kesin bir aşk doğması mı gerekiyor? Bir erkekten, bir kadından salt bir sevgili mi olur. Her romanda bir aşk olması bana hiç gerçekçi gelmiyor. Tamam aşk da bir yaşam gerçekliğidir. Aşkın da tarihi vardır. Bunu yadsımıyorum. Ancak her kitapta bu tür kurgulara rastlanması okuyanda bir beklenti oluşturabilir. Unutmayalım ki aşkın varlığı kadar yokluğu da bir gerçekliktir. Ayrıca kızımız Türkiyeli, Oğlumuz Yeni Zelandalı olsaydı belki hoşuma giderdi. Bu kadar basit bulmazdım. Çünkü orada farklı bir durum var. Aşılması gereken bir engel var. Mülk olarak görülen kadının aşkını ailesine ve toplumuna kabul ettirme sorunu. Edebiyat da zaten insanın çatışmalarından beslenmiyor mu?
    Not: Nereden nereye geldim. :) Benim incelemelerim genel de uzun olur. Uzun inceleme sayesinde kitabı daha kolay anımsıyorum çünkü. Tamamen kişisel bir alan olduğu gerekçesiyle rahat takılıyorum. Buraya kadar okuyan varsa sabrına özellikle teşekkür ederim.
    Not: Bu roman, barışın romanı. Zaten bir savaştan çıkarılması gereken en önemli sonuç da barış olmalı diye düşünüyorum. Herkese öneririm Keyifli okumalar.
  • 264 syf.
    ·2 günde
    DİKKAT SPOİLER VAR!

    Başkarakterimiz Melody!

    Melody'nin hastalığının adı spastik ikili kuadripleji, yani beyin felci. Melody belleğinde kar tanesi gibi binlerce sözcük olmasına rağmen konuşamaz. Yüreğinde uçsuz bucaksız bir sevgi taşıdığı halde sevdiği insanlara sarılamaz. Sevdiklerine çok istediği halde seni seviyorum diyemez. Yaşama dört elle sarılmasına rağmen ellerini en basit işlerde bile kullanamaz.

    Ancak o bütün bu engellere takılıp ne sözcüklere küser ne sevgiye sırtını döner. Çünkü Melody gizil güçlerinin farkındadır! Belleğinin bir kamera gibi gördüğü her şeyi kaydettiğini ondan başka kim bilebilir, İçindeki eşi benzeri olmayan müziği ondan başka kim duyabilir? İşte Melody bu yüzden bize sesleniyor. Bu harika müziği bizim de dinlememiz için... Biz ise onu duymamak için kulaklarımızı olanca gücümüzle tıkıyoruz, onu görmemek için gözlerimizi sımsıkı yumuyoruz. Bunlara karşılık bize bir soru soruyor Melody : "Hepimizin engelleri vardır. Sizinki nedir?"

    Onun bu sorusunu siz nasıl yanıtlarsınız bilmiyorum ancak ben şöyle yanıtladım: Bizim en büyük engelimiz bizden farklı olanı anlamamak...

    Melody özgürce akmak isteyen berrak akarsulardan yalnızca bir tanesi. Sesini önüne çıkan setlere duyurmaya çalışan kendinden emin bir akarsu ...

    "Beynimin de geri kalanım gibi işe yaramaz olduğunu düşünüyorlar." (s.137) diyerek düşünsel olarak engelli insanlara sesleniyor. Anlamak konusunda engeli olan hepimize...

    Melody'nin yaşamında ona destek veren insanlar da var: Başta ailesi olmak üzere komşusu Bayan Violet Valencia, ona okulda yardımcı olan görevli Catherine. Bu insanların hepsi de Melody'nin zeki olduğunun farkında. Ben bu yan karakterlerden en çok Bayan Violet'i sevdim. Bütün çocukların özel olduğunun bilincinde olan ve Melody'i de bütün çocuklar gibi özel bulan Bayan V harika bir karakter. Onun şu tümcelerini hiç unutmayacağım: "Yüzücülerin olimpiyatlara nasıl hazırlandığını biliyor musun? Sabah erkenden kalkıp akşam geç saatlere kadar yüzerler. Sahada saatlerce ve saatlerce koşarlar, üstelik onları destekleyen o kalabalık seyirci olmadan."

    Yaşam da kalabalık seyirci olmadan durmadan koşuşturup çırpınmak değil mi?

    Catherine ise ,Melody ile beraber, Medi-Talkeri araştırarak Melody'nin bu araç yoluyla düşüncelerini sese dökmesi konusunda ona yöndeşlik eder. Ayrıca Melody'e sonsuz güvenir. Melody'nin bu araç yoluyla yaşamı biraz daha kolaylaşır. En özel anlardan biri ise annesine ve babasına sizi seviyorum dediği andır. (O an benim gözyaşlarım da annesinin gözyaşlarına eşlik etti. )

    Kitapta birbirinden farklı öğretmenlerle de karşılaşıyoruz. Kimisi ilk dersinde çocuklara hepinizin içindeki cevheri ortaya çıkarmak için elimden geleni yapacağım der. Kimisi Melody'nin bilgi yarışmasına katılması için kılını bile kıpırdatmaz. Kimisi de öğrencileri hiç tanımadan papağan gibi aynı şeyleri yineleyip durur. Sınıfta sessiz krizler yaratır.

    Bu kitap salt "Nasıl iyi bir öğretmen olurum?" sorusuna yanıt vermekle kalmaz "Nasıl iyi bir insan olurum?" sorusuna da yanıt verir. Melody bir insanın teşhis tablosundaki isimlerden çok daha fazlası olduğunu bilmeyen doktorlara, farklılıkları yoksunluk olarak gören öğretmenlere ve çocuklara kısacası başkasına engel yaratan herkese herkese seslenir.

    Ayrıca bu kitap Melody'nin arkadaşları ile kurduğu ilişkiler yoluyla, kaynaştırma eğitiminin yararlarını ve zararlarını bütüncül ve nesnel olarak gözler önüne sermektedir.

    Melody çocukların rahatlıkla özdeşim kurabileceği bir karakter. Düşünen, duyarlı bir çocuk. Sözgelimi henüz dört yaşındayken haberlerde kurşun boyalı oyuncakların toplatıldığını görür. Bu oyuncakların birçok çocuğu zehirlediği uyarısı ile karşılaşır. Bir gün annesi ile gittiği markette kurşun boyalı oyuncakları görünce annesine durumu anlatmaya çalışır. Annesi onun ne demek istediğini anlamayınca ortalığı birbirine katar, sinir krizi geçirir.

    Düşünüyor, duyuyor ama eyleme geçemiyor.
    Sizce bu engel salt Melody'e mi özgü?

    Metinlerarasılık

    Melody karakterini Küçük Ağacın Eğitimi adlı kitaptaki büyükbabanın tanımasını çok isterdim. Büyükbaba sözcüklerin hiçbir halta yaramadığını düşünür. Melody'i tanısaydı eminim şöyle derdi: Sözcükler birçok işe yarar. Onları işe yaramaz kılan insanlardır.

    Melody sayesinde ben de sözcüklerin ne kadar değerli olduğunu sezinledim. Tabii, sözcükleri sese dökmenin de! Kitap bu yönüyle konuşma becerisinin gündelik yaşamdaki önemine dikkat çekmektedir. Melody konuşabilseydi sesini annesine duyurur ve fanustan dışarı atlayan balığını yeniden yaşama döndürebilirdi. Melody konuşabilseydi sesini annesine duyurabilir ve arabanın arkasında kardeşinin olduğunu söyleyebilirdi.

    Biz Melodyleri daha çok anlayabilseydik kendilerini çaresiz ve sıkışmış olarak duyumsamazlardı.

    Geçmişte ben de öteki bir çocuk olduğum için mi bilmiyorum. Kitap beni çok etkiledi. Özellikle şu sahne: Çocuklar ve aileleri bilgi yarışmasındaki zaferlerini kutlamak için akşam yemeğine çıkarlar. Melody'nin bütün arkadaşları yemeklerini silip süpürür. Tek başına yemek yiyemeyen Melody yemekte duraksar. Tabağına bakar, annesi ile göz göze gelir. Sonra da annesinin yardımı ile yemeğini yer. Bazı arkadaşları bu duruma güler. Melody aldırmaz görünür, ancak yarı aç yarı tok kalkar sofradan.

    Bu tür yaşantıları öncelikle kitaplarda deneyimleyen çocukların yaşamda daha duyarlı insanlar olacağını düşünüyorum. Salt bu yönüyle bile okunmaya değer bir yapıt.
    Ayrıca kitap Kemalettin Tuğcu kitapları gibi okuyanda duygusal dengesizlik yaratmıyor. Evet bazen gözlerimiz de doluyor, ancak gülümseten yaşantılar ve düşündüren tümleler de oldukça fazla. Kitabı bu ve diğer nitelikleri bakımından çocuklara uygun gördüm.

    Not: Engeli olan insanları özürlü diye nitelemenin ve birine kızdığımızda spastik diye seslenmenin incitici bir söylem olduğunu hiç unutmayalım.

    Sözcükler yaşam kurtarsın, hiçbir insanı yaralamasın.


    Herkesin içindeki engeli aşması umuduyla!

    Sevgiyle ve kitapla...
  • 44 syf.
    ·1 günde
    Spoiler Vardır!

    Kitaplardan ölesiye korkan sekiz yaşında bir çocuk Leopold...
    Annesi ve babası her doğum gününde ona bir kitap alır. Armağan paketleri artık Leopold'u hiç heyecanlandırmaz. Aksine hıçkırıklara boğulur açtığında.
    Bir gün anne ve babasına "Neden kitap okumak gerekir?" diye sorar. Aldığı yanıtları beğenmez. Veee evden kaçmaya karar verir. :)

    Eve yeniden döndüğünde yanında yaşlı bir adam vardır. Leopold bir değişim geçirmiştir, o eski Leopold değildir. Artık kitaplardan korkmayan bir Leopold'ur o.

    Acaba neler neler yaşamıştır da bu değişim kendiliğinden gerçekleşmiştir?
    Burası merak uyandırsın. :)

    Annesinin ve babasının yaşantıya dönük bir yanıt veremediği "Neden kitap okumak gerekir?" sorusuna, kitabın sonunda yaşlı adam neşeli bir kahkaha atarak yanıt verir:

    "Doğru, ben de sana yalan söyledim, ben bir denizci değil, bir gece bekçisiydim. Geceleri uyanık kalabilmek, sıkıntımı alt edebilmek için hep kitap okurdum. Denizi, kartpostalların dışında hiç görmedim, bundan sonra da göreceğim yok. (Çünkü gözleri görmüyor) Ama burada, bu bankta tek başıma ve karanlıkta otururken dünyanın tüm denizlerini görüyorum. Denizlerini ve okyanuslarını. Onları görüyor, tuzlu kokusunu duyuyor, tatlı esintilerini güçlü fırtınalarından ayırt edebiliyorum. Kendimi sanki bir yelkenlinin tepesinde dünyanın çevresini on sekiz kez dönmüş gibi hissediyorum."

    Kitapta başta Leopold olmak üzere anne ve babası bir değişim geçirir. Özellikle anne ve babasının geçirdiği değişimde yetişkinlere yönelik bir ileti vardır: Çocuğunuzu yakından tanıyıp sorunların nedenleri üzerinde durun!

    "Leopoldo annesinin yüzünün bir domates gibi kızardığını, babasının yüzünün de olgun bir patlıcan gibi mosmor olduğunu gördü." s.39

    İşte bunlar değişimin ilk belirtileri :)
    Dilerim bu duruma düşmeden çocukları anlarız.

    Karakterlerin bir değişim geçirmesi kitabı daha nitelikli kılmış, bu olumlu eleştirim.
    Olumsuz eleştirim ise şu: Olay örgüsü tamamen rastlantı üzerine kurulu. Bu rastlantı sonucu çocuk, buradaki yaşantıyı salt bir kurgu olarak alımlayabilir. Yani kitaplardan korktuğu için evden kaçan bir çocuğun karşısına, tesadüfe bak tam da zamanında, bir kitap kurdu amcanın çıkması kitabın sadece kurgu olarak alımlanmasına neden olabilir. Oysa nitelikli çocuk yapıtları kurgu yoluyla yaşam gerçekliğini sezdirmelidir. Demem o ki: Bir çocuk bu kitabı okuyup bitirdiğinde, bir de kitaplardan korkuyorsa, böyle yaşantılar salt kitaplarda olur diye düşünebilir. Leopold'un değişimini gerçekçi bulmayabilir. Haklıdır da.

    Not: Çocuk kitapları okumak anneleri, babaları ve eğitimcileri çocuğun sorunlarına karşı daha duyarlı bir insan yapar diye düşünüyorum.

    Daima kitapla...
  • 128 syf.
    ·2 günde
    Çocukken kitaplara yönelik tutumunuz nasıldı?

    Aile ve okul çevreniz okuma sürecinizi nasıl etkiledi?



    Mine Soysal'ın Eyvah Kitap adlı yapıtına "Çocuklara nasıl kitap okuma sevgisini kazandırabilirim?" diye düşünürken denk geldim. Yazarın bu yapıtı, kitap üzerine sohbet ettiği ilköğretim ve lise öğrencilerinin gerçek öykülerinden oluşmaktadır. Çocuklar her zaman kitap okumamakla suçlanır. Oysa neden kitap okuma alışkanlığını ve sevgisini kazanamadıkları üzerine hiç düşünülmez. Mine Soysal çocukların okuma eğilimlerini onların diliyle bize sunarak kitap-çocuk etkileşiminde rol oynayan bütün etkenleri de gözler önüne sermiştir.


    Çocuğun kitaba ve okuma kavramlarına yönelik olumsuz tutumlarının nedenleri

    1) Oğlanlar tarafından kitap okumanın kız işi olarak görülmesi.

    2) Anne, baba, çocuk arasında kitaplar aracılığıyla ortak bir paylaşım alanı yaratılamaması

    3) Kitap okuyan insanların kendini yaşamdan ve diğer insanlardan soyutladığının düşünülmesi

    4) Kitap okumanın sıkıcı olduğu gerekçesiyle karizmayı çizdirmemek için kitaplardan kaçınılması

    5) Bilgisayar ile kitap arasında kalan çocuğun çok uyaranlı ve ilgi çekici olduğu gerekçesiyle bilgisayardan daha fazla keyif alması

    6) Çocuğun sürekli " Odana git kitap oku!" tümcesiyle karşılaşması sonucu, keyif aldığı birçok yaşantıdan kitap yüzünden yoksun kaldığını düşünmesi.

    7) Okullarda uygulanan zorunlu okuma saatlerinin dayatma olduğu gerekçesi

    8) Yetişkinlerin çocuğun okuyacağı kitabı onlara seçtirmemesi.

    9) Klasikleri ve 100 Temel Eseri oku oku diye baskı yapılması.

    10) Çocukların yaşamında okuma deneyimlerini paylaşacakları kimsenin olmaması

    11) Çocuğa alımlayamadığı ya da beğenmediği kitabı zorla bitirmesinin dikte edilmesi

    12) Büyüklerin çocukları kitap okumayı seven ciciler ve sevmeyen kötüler diye sınıflaması

    13) Kitapların tek işlevinin çocuğa bilgi yüklemek olduğunun düşünülmesi

    14) Çocukların gelişim seviyesine, ilgisine ve kendi gerçekliğine göre seveceği kitapları bulmakta güçlük yaşaması

    15) Çocuğun yaşamında öykünebileceği bir bilinçli okurunun olmaması

    16) Kitapların ceza olarak çocuklara sunulması.
    (Sözgelimi çocuğun not kaygısı yüzünden kitap okuması.)

    17) Çocukların yetişkin kitapları okumaya zorlanması

    18) Yetişkin kitabını merak eden çocuklara ise "sen şimdi anlamazsın bunu" diyerek çocuğa kitabı onun anlayacağı şekilde tanıtmamak.

    19) On sekizinci maddede olduğu gibi çocuğun kitaplara yönelik ön yargılı tutumlar geliştirmelerine neden olmak.

    20) Çocuğun okuduğu kitap hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadan gerçekçi olmayan fikirler yürütmek.



    Bu listeye gözlemlerim sonucu eklemeler yapacağım. Çocukların bu sorunlarını bilmeden onlara kitap sevgisi ve okuma alışkanlığı kazandıramayız.

    Bu kitabı analara, babalara ve eğitimcilere öneririm. Okurken bazı noktalarda ben de kendimi eleştirdim. :) Ayrıca çocukluğuma giderek kitapla olan etkileşimimi yeniden gözden geçirdim. Siz de "Çocukken kitaplarla aranız nasıldı?" sorusuna verdiğiniz yanıtı, yorum olarak incelemenin altına yazarsanız çok sevinirim. Çünkü böylece kitap-çocuk etkileşimini farklı yaşantılarla değerlendirmiş olurum.


    İyi Okumalar...

    Kitapla ve sevgiyle...
  • 207 syf.
    ·5 günde
    20 OCAK 2019
    Bismil

    "Seni, anlatabilmek seni.
    İyi çocuklara, kahramanlara.
    Seni, anlatabilmek seni
    Namussuza, haldan bilmez,
    Kahpe yalana."

    Anadolu kokan canım Ahmed Arif'im, 21 Nisan 1927'de Diyarbakır'da açmış yeşil yeşil... Onunla beraber umut, direnç, onur ve sevda...
    Daha, daha nicesi yeşil, yeşil...
    Onunla, onunla, onunla, onunla...
    "Dağlarına bahar gelmiş memleketimin..."

    Puşt, hayın, sürüngen demeden ne de güzel yaşamış dimdik, soluk soluğa insanca...

    "Bin yıl,bahar içre ömrünü sürsün,
    Seni doğuran ana."


    Şimdi kitaba geçelim

    Leylim Leylim adlı yapıt Ahmed Arif'in Leyla Erbil'e 1954-1959 yıllarında gönderdiği (-ve 1977'de son bir mektup-) mektuplardan oluşur.
    Ahmed Arif hapisten çıktıktan sonra Leyla Erbil'e olan sevdası ile yaşama daha güçlü tutunur. Bu mektuplar, dönemin siyasi koşullarının, bir şairin şiir yaratım sürecinin, insanca sevdanın en büyük kanıtı! Ayrıca Ahmed Arif'in insana ve yaşama nasıl baktığının da bir göstergesi.
    "Zaten yaptığımız ne ki? Kimsenin karnında açlığı, ayağında yalınlığı ve sırtında çıplaklığı kalmasın diye ömrümüzden bir parça vermek. Hepsi bu." (s.72/ s.73)

    Beni en çok etkileyen ise ödediği bedeller üzerinden prim yapmaması. Hani bazı insanlar vardır. Birkaç yıl devrimci/ülkücü/şucu/bucu geçindi diye yaşam boyu kahraman edası ile gezinirler ortalıkta. Ona buna tepeden bakarlar. Aynı konuyu temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze koyarlar. İnsanı kendi siyasi görüşünden tiksindirirler. Ahmed Arif öylelerine başlı başına bir örnek, bir yaşam biçimi... Mektuplarında halkına karşı en ufak bir sitemi yok. Kimseye öteki gözüyle bakmıyor. Bu yorumumu somutlayayım: "Biliyorum, ufak para değilim ben. Büyük oyunlar için yaratılmışım. Ya hep, ya hiç. "Ya hep" çıkarsa benden gayri herkesler -hiç değilse nispi de olsa- rahat bir nefes alacak, insan olduğuna pişmanlık duymayacak. "Ya hiç" çıkarsa yanacak olan sâde benim." (s.73/ s.74) Bu siyaset ötesi bir duruş, insan olmanın eşsiz güzelliği... Yarım porsiyon aydınların, şucu bucu diye geçinenlerin asla duyumsayamayacağı yalın gerçek! Katıksız gerçek... İnsanı insan kılan gerçek.

    Ahmed Arif'ten öğrenmemiz gereken o kadar çok şey var ki... Sözgelimi "Nasıl sevilir?" İşte bu yapıt bu sorunun başlı başına bir yanıtı! Bizler her zaman ne kadar sevildiğimizle ilgilendik, nasıl sevildiğimiz ve nasıl sevdiğimiz üzerine hiç düşünmedik. Biz sevmeyi bilmiyoruz. Bu kitabı okuduktan sonra bu yorumu getirdim. Pazardan elma armut alır gibi insan alıyoruz yaşamımıza. Ben o insanı hak eder miyim, o insan beni hak eder mi diye düşünmeden bodoslama dalıyoruz yaşamlara. Emek kimileri için salt siyasi bir sözcük, kimileri için ise kafa yormaya bile değmez. Kapitalizm aşkları ayaklar altına aldı. Kullan, at mantığı ile yaklaşılır oldu insana. Bütün bunlara karşı ne diyor canım yürek işçisi "Sevgiyi yaratmak gerek." (s.164)
    ( Aşk sözcüğünün içine ettik, o yüzden sevda sözcüğünü yeğledim. Sevda kuşun kanadında. Ahmed'in ise taa yüreğinde)

    Canım Ahmed Arif'in Sevdası

    Ahmed Arif'in bizden ayrımı ne? İşte burada bunun üzerinde duracağım. Sevdiceğinin evleneceğini okuyunca bakın ne yazıyor: "Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım. Ama müstakbel kocan bana yazdığına kızmayacak cinstendir inşallah. Yoksa seni kaybetmek, sesini duymamaktansa gebereyim daha iyi olur."
    (s.43)

    Bence içten içe üzülür. Ama sezdirmez bunu Leyli'sine. Çünkü yüreğindeki sevdadan salt kendi sorumludur. "Ulan, bu evlenme dalgan amma da kıyak be! Vay anasını! Desene, herifi çarptın! Hanımım, Ankaralı olucak gayrı" (s.47)

    "Seni kıskanıyorum da. Ama Memed'in yerine koynuna ben gireyim diye kıskanmıyorum."
    (s.164)
    Bir kadını mülkiyet olarak görmeden salt sevmek...

    "Hep seni yatağa atmayı kurduğumu, tertiplediğimi sanıp kaçtın. " (s.162)

    "Koca, okyanus yüreklilerin kaldırabileceği koca bir SEVDAYI, diyelim bir saatlik et-ter-acı-diş-dil-dudak alışverişiyle söküp atmanın mümkün olduğunu nasıl düşünebiliyorsun hâlâ?"

    Evli bir kadına aşık diye ahlakçı kesilenler, önce Ahmed Arif'in Leyli'sine yaklaşımını , bu mektuplar aracılığıyla, bilseler, anlasalar, yüzleri olur mu ki konuşmaya?

    "Said, sende bir yakınlık, korkusuz, işkilsiz, aldanmasız yatılabilecek bir kadın görüyordu. Nevzat'sa hiç sevmedi, etine,butuna, harikulade benzersiz yüzüne ve biraz da ileri görünen davranışlarına meyil verdi. Memleketimde içinden bir şeyler yapmak, kemdini bir şeylere vermek isteyen, ama bir tarafıyla bok makinesi bu düzene bağlı kalan, ondan kopamayan iki entelektüel tipi bunlar."
    (s.165)
    Ahmed Arif Leyla Erbil'in evliliğine hep saygı duyar. Ona zarar verecekler karşısında ise , bu "bok makineleri" karşısında, susmaz, Leyli'sini dostça uyarır.

    "Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... Hepsi. En çok da en ilk de Leylâsın bana"
    (s.136)

    Kimi zaman kardeştir, kimi zaman en sevgilidir, kimi zaman zalımdır Leyla. Kimi zaman keçi yavrusu, kimi zaman da çekirge...

    Ahmed Arif'in sevdasının tek bir biçimi yoktur.
    Sevdanın tek bir giyiti, tek bir rengi yoktur.

    Umuda Dair

    "Nerede o cici anneler, namuslu bilimci öğretmenler, yiğit şairler? Belki 2000 yılından sonra... Ah be!". (s.98)

    Bu tümceleri okuyunca ben de "Ah be" dedim. Bu zamanlardan söz ediyor. Yüreğim burkuldu.
    Ama umudum diri, Ahmed Arif'in umudu gibi...

    Sevdadan geçsin yolunuz.
    Keyifli okumalar!











    .
Kendini doğuran bir kadınla kimse baş edemez.

"Elbet acı duyar tomurcuklar açarken
Neden gecikirdi yoksa bahar gelmekte?"

Karin Boye
Daima öğrenici olan bir öğretmen :)
Gökyüzü
21 Mart 1994
286 okur puanı
29 Eki 2018 tarihinde katıldı.
2019
38/50
76%
38 kitap
8.272 sayfa
12 inceleme
642 alıntı
14 günde 1 kitap okumalı.
En çok okuyanlar'da 996. sırada.

Okuduğu kitaplar 165 kitap

  • Barış Çocuk - Atatürk'le Kurtuluş Savaşı'nda
  • Şarkını Söylediğin Zaman
  • Parbat Dağı'nın Esrarı
  • Yetişin Çocuklar
  • Atatürk'ün Yanı Başında
  • Öğretmen Olmak
  • Körlük
  • Kırlangıçsız Geçti Yaz
  • Ekmek Parası
  • Kanadı Kırık Melek’in Kanadına Takılanlar