"Def-i mefasid celb-i menafi’dan evladır."
Kötülükleri izale etmek, faydalı olanları yapmaktan önceliklidir.
Sabahattin Zaim Hoca’dan duymuştum; Ebu’lula Mardin’den naklen
şöyle demişti: “Roma Hukuku ile İslam Hukuku arasındaki en temel farklılık
bu maddedir. İslam’da kötülüklerin giderilmesi önceliklidir, Roma Huku-
kunda ise iyiliklerin yapılması önceliklidir”.
”Eğer bilmiyorsanız zikir
ehline sorun”.
Peki, zikir ehli kimdir? Kuranı Kerim’e baktığımızda onun; bizzat Ku-
ran, namaz, Allah’ı anma, bizzat Hz. Peygamber ve tespih gibi şeylere zikir
dediğini görürüz. Zikir’in asıl anlamı hatırlama demek olduğuna göre bil-
meden de hatırlama, yani zikir olmaz. O halde ehli zikir bu sayılanların
ehli olan ve kısaca; bilen ve bildiğiyle amel eden âlimdir, diyebiliriz.
Mücmeli ancak Şari’in kendisi açıklar. Kuranı Kerim’de salat, zekât, hac
gibi ibadetlere ilişkin hükümlerin çoğu mücmel ifadelerle gelmiştir. “Namaz
kılın”, “zekât verin” gibi ayetlerde emredilen namazın ve zekâtın nasıl eda
edileceğini biz sadece bu emirleri düşünerek anlayamayız. Bunu sözün sa-
hibine sormak zorundayız. Mutlak Şari’ olan Allah adına bunları açıklayan
ise, O’nun Rasulüdür. O bize mesela, günde beş defa, şu kadar rekâtla şu
şekilde namaz kılın, ya da şu şu mallarınızın kırkta birini fakirlere verin der,
böylece biz de bu mücmel ifadelerin nasıl anlaşılacağını öğrenmiş oluruz.
Bir kelimenin lügatteki anlamına rağmen Şari’ değil de halk onu baş-
ka bir manada kullanmaya alışmış ve böylece yaygınlaşmış da olabilir. O
zaman onların örfünde onun hakikat anlamı bu olur ve bu da hakikat-i
örfiyye adını alır. Mesela veled
kelimesi her doğmuş olan anlamına ge-
lirken örfte sadece erkek çocuk için kullanılması yaygınlaşınca bu anlamda
kullanılması hakikat olmuş olur. ‘Doğmuş olan’ anlamında hakikat-ı lüğavi-
ye, erkek çocuk anlamında da hakikat- örfiyye olur.
Bu konudaki genel kural şudur:
“Kelamda aslolan hakikattir. Hakikat mümkün olmazsa ancak o zaman
mecaza gidilir”.