Gerçi çocuktuk, bize egemen olan bir gücün, yetişkinler topluluğun araçlarıydık, isyanımız bile bizi ezen bu gücü ele geçirmek ya da en azından buna biraz yakınlaşmak çabasından başka bir şey değildi…
Madem buraya geldim, şimdi içgüdüsel davranışın insanın sorumluluktan kurtarmadığını söylemek ihtiyacı hissediyorum, çünkü kanaatime göre içgüdü, gencimizin en derinlerinde biriktirilmiş arzular ve ihtiraslarla insan doğasında var olan saldırganlığın ayrılamaz bir şekilde kenetlenmiş olduğu alışkanlıklar ve yasalar sistemidir. Asıl yapılması gereken şey, kendini mazur göstermeye çalışmaması için insanın içgüdülerinin maskesini düşürmektir; mazur görünme gayreti, sorumluluğu başkasına yüklemekten başka bir şey değildir. İçgüdülerimizi öne sürerek mazur görülmek için yalvarırken sorumlulugu kime yüklüyoruz? İnsana yüklüyoruz, insanlardan oluşan sisteme ve onun dışındaki her şeye, yıldızlara, güneş tutulmasına, ekonomik krize. Ne var ki bu çabalar aslında basit bir yalanı ve korkuyor örtüyor. Başkalarının günahlarıyla kendimizi temize çıkarmak istiyoruz; insanın, tek bir insanın bile bütünlüğünü kendisi olduğuna inanmıyoruz. Oysa bütünlüktür, çünkü gizemliliği içgüdüsel hayatında, genlerinde ya da bilinçaltında değil, her şeye ve kendi kendisine muhtaç olmasındadır, bedenin deriden kılıfı, tümüyle kendine özgü, hiç kimseye ve hiçbir şeye benzetilemeyecek bir varlık saklamaktadır, evrenle aynı olan bir varlık, çünkü insanın kemik yapısı kendisinin inşa köprülerinin dayandığı ilkeler temelinde kuruludur ve maddeselliği dünyadaki her şey kadar sonsuzdur.
Sınıflaşma, insanın bir özelliğine, hiyerarşide kendisinin altında başkalarının olduğunu bilmek istemesine dayanır. En altta olanlar, intikam duyguları içinde, bu düşünsel ve maddesel sınıflandırmaya karşı baş kaldırma fırsatı kollar.
Eğer doğa bizlere bilgece egemen olmasaydı, sanırım hepimiz çoktan tımarhaneyi boylamıştık. Onun için diyor ki sadece doğanın bilgece hakim olamadığı kişilerin sonu tımarhane oluyor. Düşünün bir kere, insan bütün hayatını, yirmisinden kırkına kadar sahip olduğu enerjiyle yaşamış olsaydı yetmişine geldiğinde, kırgınlıkların ve yaraların ördüğü bir ağın içine düşerdi ki buradan tek çıkışlı çılgınlık olurdu. Bu nedenle kuvvetten düşmenin şans olduğunu düşünüyorum. Belirli bir süreden ve kırgınlıklar birikiminden sonra, beyin yapısı, kişinin bebekliğinden beri yüklenip taşıdığı çelişkiler zincirini nasıl olsa çözemeyeceğinin -zaten çoktan unutmuştur bile neyin çözülmesi gerektiğini- ayrımına varıyor, faaliyetinin derecesini azaltıyor, itirazsız kabul ettiği olguların sayısı artıyor ve giderek sadece ufak tefek şeylere öfkelendiği bir çağa erişiyor, sonraları ufak tefek şeylere de öfkelenmiyor, cenaze parasını biriktirip ölüme terk ediyor kendini.