Ne var ki Walter gelmiyor, en azından onlarda olduğumuz zamanlarda. Biz orada olanlar, hiçbirimiz onun yokluğunu telafi edemiyoruz ve dikkatlerini başka yöne çekip onu unutturmak için ne kadar uğraşsak da bunu başaramıyoruz. Bizler de değerliyiz, ama onun kadar değil, çünkü Walter‘ın yokluğu hepimizi anne babamızın gözünde ve kendi gözümüzde görünmez kılıyor. Mevcut olmayanlar kaydediliyor ve fark ediliyorlar, kapıdan girip, kendilerini bekleyen gruba karışıp orada kayboldukları ana ana dek böyle devam ediyor. Oyun hep aynı, kim orada kim değil, şimdi kaç kişi olduk, başka kim gelebilir, kim gelmez.
İnsan ölüm döşeğindeyken bile hayatın sadomazoşist temel yapısını kendisine uyduruyor. Etrafında pervane olsunlar, hizmet etsinler istiyor, son nefesine kadar öç alıyor.
İnsana, yaşamının ilk on yılında, “ böyle yaparsan sevmem seni”, “ ne halin varsa görürsün sonra” yöntemi uygulanarak, hayatta karşılaştığı olağanüstü olaylarla başkalarını rahatsız etmemesi gerektiği öğretilir. Ben bütün yükümlülüklerini yerine getirmiş, o oyunu mükemmel oynamıştım, başarının doruğunda hissetmiştim kendimi.
Büyüdüğümde anladım ki onlar da aynen biz çocuklar gibi bir düzenin parçaları ve araçları idiler ve bu düzenin üstüne çıkabilecek bir iktidar yoktur, ancak düzendir bu düzenin üstüne çıkabilecek olan. Başka bir düzen. Ve eğer anlamaya çalışırken yanılmıyorsam yapılması gereken şey, bu düzenini araçları, kısımları ve katılanları olan bizlerin yumruk dövüşünde birbirimizi değil tepemize oturan o düzeni yememizdir.