Sana her şey hakkında yazmıştım. Hayatım küçük bir istiridye gibi içi boş ve yapış yapıştı: katlanması zor yalnızlıkta kayboluş, alacakaranlık gibi belirsiz bir gelecekle yavaş yavaş kavga, çürümüş bir tekdüzelik, zaman ile rahatsız edici bir mücadele… Her şey sıcak ve yapışkandı. Hayatının tamamı kaygan ve ayın sonunu dört gözle beklemekten ibaretti.
“Kimsenin beni tanımasını istemiyorum. Ne kadar az tanınırsam o kadar rahat olurum. Böylece kimse beni sormaz, beni göstermez, beni durdurup olan biten hakkındaki fikrimi öğrenmeye çalışmaz. Birisinin gelip bana, 'Mahmud Bey, olup bir tane hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce Filistin'deki olaylar nereye doğru gidiyor?' diye sorduğunu düşünsene, çıldırırdım. Böyle girift bir sorunu kim çözebilir? Öyle bir mevzu ki bu içinde yok yok. Filistinli köylüler, onların şehirlerdeki ve kırsaldaki liderleri, köylerdeki fakirlik, şehirlerdeki zenginlik, Yahudilerin getirdiği Avrupa'nın sanayi üstünlüğü ve Türklerin bu toprakların halkına bıraktığı her konuda geri kalmışlık mirası. Bir yandan, karışık ve tutarsız hedefleri olan, bitmek tükenmek bilmeyen anlaşmazlıklarıyla onlarca siyasi partinin yol açtığı kaos var. Diğer yandan tek amaçları Filistin'i işgal etmek ve halkını defetmek olan iyi organize olmuş Yahudi örgütler. İçinde biz Araplar, İngilizler ve Yahudiler olan bu denklemi kim çözebilir?"
“Nuh! Fatma’yla nişanlandıktan sonra ineklerin için verdığin savaşı kaybettiğini söylediğin günü hatırlıyor musun? Bugün sana şöyle demiştim: ‘Hayır, kaybetmedin çünkü saldırdığında kazanmak istemiyordun sadece hakkın olanı geri almak istiyordun.’ Ben hiçbir zaman kimseyi mağlup edeyim diye savaşmadım. Her zaman tıpkı senin gibi hakkım olanı korumak için savaştım. Ama artık sıvışarak kaçmak istemiyorum. Onlara söylemek istediğim tek şey şu: ‘ Ben zafer kazanmak için savaşmıyorum, hakkım olanı kaybetmemek için savaşıyorum.”