Babamın yumruğuundan tiksiniyordum, annemin çılgınmdan tiksiniyordum. Tiksiniyordum, çünkü babamın yumruğu aile içinde otoriteyi temsil ediyordu, kendisine kayıtsız şartsız saygı gösterilmesini bekliyordu, her tarafına kayıtsız şartsız katılacak olursam annemin yüreğimden çıkarmam gerekecekti. Eğer kayıtsız şartsız annemin yanında yer alacak olursam babamın otoritesini reddetme gerekecekti. Babamın davranışı, içinde yaşadığım ortamın, yaşadığın düzenin somutlaşması olduğu için babamın hakimiyetini reddetmem dünya düzenini reddetmem demek olurdu. Mazlumdan tiksiniyordum, çünkü tiksinti zalimin yanında yer aldığım anlamına geliyordu; ama zalimden de tiksiniyordum çünkü mazlumun yanında oldum demek oluyordu. Sanırım daha o zaman hissetmiştim; bir şeyin reddedililmesi sadece biçimsel olamaz, bir şeyin reddedilmesi ona karşı çıkmayı, eylemi gerektirir, ne var ki ben eylem yapacak hali olmadığından seçim de yapamıyordum.
Gerçi çocuktuk, bize egemen olan bir gücün, yetişkinler topluluğun araçlarıydık, isyanımız bile bizi ezen bu gücü ele geçirmek ya da en azından buna biraz yakınlaşmak çabasından başka bir şey değildi…
Madem buraya geldim, şimdi içgüdüsel davranışın insanın sorumluluktan kurtarmadığını söylemek ihtiyacı hissediyorum, çünkü kanaatime göre içgüdü, gencimizin en derinlerinde biriktirilmiş arzular ve ihtiraslarla insan doğasında var olan saldırganlığın ayrılamaz bir şekilde kenetlenmiş olduğu alışkanlıklar ve yasalar sistemidir. Asıl yapılması gereken şey, kendini mazur göstermeye çalışmaması için insanın içgüdülerinin maskesini düşürmektir; mazur görünme gayreti, sorumluluğu başkasına yüklemekten başka bir şey değildir. İçgüdülerimizi öne sürerek mazur görülmek için yalvarırken sorumlulugu kime yüklüyoruz? İnsana yüklüyoruz, insanlardan oluşan sisteme ve onun dışındaki her şeye, yıldızlara, güneş tutulmasına, ekonomik krize. Ne var ki bu çabalar aslında basit bir yalanı ve korkuyor örtüyor. Başkalarının günahlarıyla kendimizi temize çıkarmak istiyoruz; insanın, tek bir insanın bile bütünlüğünü kendisi olduğuna inanmıyoruz. Oysa bütünlüktür, çünkü gizemliliği içgüdüsel hayatında, genlerinde ya da bilinçaltında değil, her şeye ve kendi kendisine muhtaç olmasındadır, bedenin deriden kılıfı, tümüyle kendine özgü, hiç kimseye ve hiçbir şeye benzetilemeyecek bir varlık saklamaktadır, evrenle aynı olan bir varlık, çünkü insanın kemik yapısı kendisinin inşa köprülerinin dayandığı ilkeler temelinde kuruludur ve maddeselliği dünyadaki her şey kadar sonsuzdur.
Sınıflaşma, insanın bir özelliğine, hiyerarşide kendisinin altında başkalarının olduğunu bilmek istemesine dayanır. En altta olanlar, intikam duyguları içinde, bu düşünsel ve maddesel sınıflandırmaya karşı baş kaldırma fırsatı kollar.