“Amerikalı bir kadın yazar, gençliğinde tek başına Avrupa’yı gezmeye çıktı.
Galiba üniversiteyi yeni bitirmişti veya ara vermişti, emin değilim, çünkü okuduğum söyleşiyi kaybettim ve kadının adını da hatırlamıyorum, ama ünlü birisi.
Gezi hakkındaki düşüncelerini ise biliyorum, çünkü söyleşinin o bölümünü kopyaladım.
Bir yıl tek başına dolaşmış, geriye yazar olmaya karar vererek dönmüştü. Keyifli bir seyahat olmamıştı ama. Zor olmuştu. Açıkça söylemiyor, ama muhtemelen çok az parası olduğu için iyi yerlerde kalamamış, ucuz, kötü yemekler yemişti. Belki bu yüzden, belki başka nedenlerle, kendini “çok yalnız” hissetmişti.
Yıllar sonra o günleri “Sanki tecritteydim,” diye anımsayacaktı. “Bazen, artık bu tür bir başınalık yaşayan insan kaldı mı, diye merak ederim. Bazen eğer o bir başınalığı yaşamamış olsaydım yazar olmak istediğimi keşfedebilir miydim, onu da merak ederim. Bu günlerde, herhalde keşfedemezdim, diye düşünürüm. Durmadan Instagram’da sohbet etmekten o kararı almayabilir miydim? Evet, almayabilirdim.”
Bir başınalık, insanın doğal hâli değildir, ama uyanıkken sürekli başkalarıyla birlikte olmak da insanı delirtir.
Başka insanlar, cennet veya cehennem olabilirler ve benim tecrübeme göre cennetten çok cehennemdirler; insana mutluluktan çok acı verirler.
Özellikle biraz ortalamanın üstündeyseniz, sıra dışıysanız, romantik, eksantrik veya otistik iseniz veya (başka bir şeye gerek yok) cahil ve aptallardan değilseniz.
Kıskanırlar, çelme atarlar, ikiyüzlülük yaparlar, pusu kurarlar, kuyunuzu kazarlar, yüze gülüp arkadan bıçaklarlar, hatta çıkarları söz konusuysa ve o çıkarlar büyükse canınıza bile kast edebilirler.
İnsan insanın kurdudur.
Hayatım insanlardan kaçmakla ve kaçılacak insanlarla karşılaşmakla geçti. Büyük oranda.
Belki de okumayı, yazmayı, tenha yerlerde