"Sence birimi sevip de bunu bilmemek mümkün müdür?"
...
"Bilmiyorum. Beyindeki sinir hücrelerinin kabul etmeyi istemediği eylem ya da gerçekleri silebilmesi mümkündür diyelim"
...
"Peki ya biz insanlar? Birini sevdiğimizi bilemiyor muyuz? Bundan hiç kuşkulanmamamız mümkün mü?"
"Ya da sevmediğimiz birini sevdiğimize inanmaya kendimizi zorlayabilir miyiz?"
"Hiçbir fikrim yok" diye yanıtladı Lawrence onu vazgeçirebileceğini umarak.
Zahmeti boşa gitti.
"Sence derinden kötü olan birini sevmemiz mümkün müdür?"
"Hayır" diye karşılık verdi bu sefer Lawrence konuyu kestirip atabilmenin sevinciyle "Bu bir mantık sorunu: Eğer kötü bir insansa sana zarar verir ve sana zarar veriyorsa onu sevmezsin."
"Ama belki de sevdiğin için bağışlarsın. Ya da belki onu sevdiğin için sana neden zarar verdiğini anlamaya çalışırsın. Sana zarar veriyor olsa bile seni sevdiğini ve bunun sevgisini gösterme biçimi olduğunu düşünürsün bu yüzden sende onu seversin."
Ağır kapılar açılıyor. Üniformalı adamlar karşıma denildiğinde ben avaz avaz şarkı söylüyorum.
Bir an yüzüme boş boş bakıyorlar. Şarkının sözlerini anlayamadıklarını görüyorum.
Ama Bir Numaralı Düşman'da gerekirse kiliseye sığınıp kurtulabileceğimi daha Moskova'dayken bile biliyordum. O sıralar öyle doğal görünmüştü ki bana! Öyle kolay görünmüştü ki! Bu insanların parasının üzerinde bile Tanrı'nın adı yok muydu? Kilise değilse kim kurtarırdı insanı?
Kendimi bu ana elimden geldiği kadar iyi hazırlamıştım. Onunla er geç yine karşılaşacağımı New York'a gelmeden çok önce biliyordum. Buna kaygılanmanın beni delirteceğini söylüyordum kendime. Onun da istediği buydu herhalde. Aklımı kaçırmamak için bu türlü korkunç bir sorun karşısında mümkün olan tek mantıksal yolu seçmiştim. Yani kısacası hiçbir yaklaşımım yoktu. Onu bir raslantı gibi görecektim. Bir araba kazası ya da kanser gibi. Hayatın diğer felaletleri gibi. Başıma gelince kaygılanırdım ama kesinlikle daha önce değil.