Mutlu olmak, insana verilen bir hediye değildi. Onu kaybettikten sonra ellerinle kazıya kazıya araman gerekiyordu mutluluğu. Üstelik uyuşturucu gibi, bağımlılık yapıyordu. Kötülükler başına bela gibi yağdığında krizlere giriyor, ruhsuz oluyordun.
O mutluluk için de ruhuma dolanmış urganların hepsinden kaçtım. Belki de bu oyunu oynamak için kaçtığım gerçeklerden hiç de uzaklaşamadığım için şimdi odamda yalnızdım.
Çocukken her sorunun bir iplik gibi çevremizde dönüp,bize oyun yaratığını düşünürdük fakat büyünce anlardık ki o iplik bir gün ruhumuza urgan olup tavana asardı bizi.
O tavandaki urgan takılmamak için hep kaçtım hayattan. Beni üzecek her şeye karşı rol yaptım. Bu benim için dünyanın en güzel oyunu oldu. Hayatım boyunca oyun oynamayı sevdim . Oyunlar safça bir mutluluk verdi hep bana. Bu yüzden hayatımı oyunlar ile idare ettim.
Hayatta belki de en zor tesadüftü ruhu eşine denk gelmek. Yanından geçip gidebilirdi. Birbirine denk düşmeyen yollar üzerinde yaşayıp gidebilirdi. Varlığını bile bilmez,başka ruhlarda savrulup dururdu insan. Ev diye sığınılan her gövdede fazlalık dururdu. Parçalarını o uygunsuz gövdeye uydurmak için kendi canını kanatarak kendine yeniden şekil vermeye çalıştığı her anda ise değişirdi insan. Eskisi gibi olmazdı. Ama ne kadar şekil verilirse verilsin,ait olmadığı bir boşluğa yerleştirilen yapboz parçasının bir köşesi hep boş veyahut kabarık kalırdı. Yanlış kalbe denk düşmel böyle bir ızdıraptı.