Birkaç saattir öyle hissediyordu ki Setterhan sanki dünyayı terk etmiş ama öbür dünyaya geçmeyi de becerememişti. Arada kalmış ruhlar, yörüngesinden çıkmış seyyareler gibiydi. Sanki Demavend Dağ'nın zirvesinde gerilmiş bir yaydan ilâhi bir boşluğa fırlatılan temreni kırık bir ok, yükselmiş yükselmiş gök kanatlarının sonuncusunu da aşarak bu dünyaya ait olmayan bir boşluğa geçmiş, bir daha da yere düşmemiş, sonsuza değin böyle uçmaya mahkûm kalmış gibi. Ne menzili vardı artık ne de maksudu. Geçmişi de yoktu geleceği de. Şimdi şu uçurumun kenarında dursa, arkasında bıraktığı cennete de önünde uzanan cehenneme baktığı kadar uzun uzun baksa, yumruğunu göklere doğru sıksa, içindeki nefesi ciğerlerlerini patlatarak boşaltsa, haykırsa; Kabil olacaktı o zaman. Ama onun birkaç saattir yazgısı bile yoktu. Bedeninden çıkmış bu ruha birisi dokunsun da yeninden kaderine dönsün istedi. Hiçbir şey değişmedi. Yeniden kaderine eklenmesi için çok büyük bir şey olması lazımdı ama Setterhan'ın lügatinde henüz öyle bir kelime yoktu.
"Bazen en büyük hakikatlerin bilgisinin en büyük günahlarla yan yana durduğunu unutma Setterhan. Aşkın nizamı parçalanınca her şey göze abes görünmeye başlar. İnsan içinden yenilenmeyince dışından eskir..."
"Büyükhanım" dedi İranlı Hafize Hanım. "Her şeyin bir gölge olduğunu bir kere fark edince, artık can acısa da bir acımasada bir. O zaman bitmez zannettiğin her türlü çile de biter. Hem öyle bir biter ki artık bitse de fark etmez bitmese de fark etmez."