Yedikule bostanlarının “marul”u, “göbekli” idi. Langa hıyarı ise, Langa bostanlarının İstanbul halkına hediyesiydi. Kanlıca yoğurdu, çiğ beyaz değildi pembeleşmişti. Arnavutköy çileği şimdiki nesebi gayri sahih (yani piç) çilekler gibi, domates iriliğinde olmazdı. Minikti. Kokusu sokakları sarardı. Fransa Kralı Napolyon III, İstanbul'a, Sultan Aziz'e konuk gelmiş. Elbet dehşetli ziyafet sofralarında ağırlanmış. Hatta bazan öyle şaşırtılmış ki, kendisine sunulan bir “kuş husyesi” yemeğini, kuru fasulya sanmış. Ama pilava öyle bayılmış ki, Fransa'dan pilav öğrensin diye, aşçı yollamış. 20. yüzyılın ilk yarısında, “restaurant” bilinmezdi. Az bir şey kibar olanların adı “lokanta” idi. Ayrıca her keseye elverişli olan “aşçı dükkânları”nın yüzlercesi - binlercesi, şehrin her yanındaydı.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Kompartmana gelen 6. kişi de biraz sonra söze karıştı. Erzincanlı olduğunu öğrenince sordum: “Büyük depremde neredeydin?” “Erzincan'daydım.” “Neler yaşadın?” “Hiç farkına varmadım...” Şaşkınlıkla bağırdım: “Nasıl farkına varmazsın be! Dünya gitti gitti geldi... Sen nasıl farkına varmadın?...” “Varmadım Abi! Ben Genelev'de idim” dedi. Bu anlatımda, ciddi olmayan bir yan bulunduğu, lütfen düşünülmesin! Çünkü o şehri yerle bir eden Erzincan depreminde, ayakta kalan birkaç binadan biri de, Genelev'di. Resmi yapılarımız da, güvenilir düzeyde değildir. Deprem etkilerinin daha proje safhasında ciddi hesaplanmadığı yapılara bir örnek Adapazarı'nda yıkılan Karayolları köprüsüdür. Bütün ülkedeki ihalelerde fazla tenzilat yaparak iş alan müteahhitlerin bütün yapıları, özellikle kuytu yerlerdeki yapıları, kuşkuludur.
Haçlı şövalyesi Kont de Villehardouin İstanbul'a yaklaşırken, gördüğü manzarayı şöyle anlatıyor:
"Manzara o denli güzeldi ki, ömür boyu unutulamazdı. İstanbul'u görünce, içimizde yüreği ürpermeyecek kadar cesur insan yoktu
Canım sıkılıyor" diye oflayıp poflayan kişi, acaba neden sıkılıyordur... Çok açık: Kendisiyle yalnız kaldığı için... Kendini yetiştirmeyenin, sanattan ve okumaktan zevk almayanın, sonu budur.