Cihat sanki hiç duygulanmadan açıkladı: “A iki gözüm! Bir insan ömrü bir bütündür. Ama eğer, karakteri varsa! Yoksa eğer o bir yaşam pervanesidir ki, işte senin dediğin adam, odur. İşte o adam, pişman olur. Ne yaptığını bile bile ömrünü geçirmiş kişi, pişman olmaz. Başına belalar gelse bile... Bir insan ömrünün sonunda revizyon yapılarak, ‘şu zamanları çıkarsak da, yerine daha iyi zamanlar taksak!’ diyemezsin. O senin dediğin iş, otomobil tamirinde geçerlidir. Yeni parçayı takarsın, yeniden işletmeye başlarsın... İnsanlara, yeni yaşam zamanları takamazsın... Hem bırakın be! Doğrularım da, yanlışlarım da, benimdir... Ben böyle yaşadığım için, pişman değilim, sevinçliyim bile... Bitti!”
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
İstanbul’un adı Dersaadet iken, yani “mutluluk mekânı” imiş gibi yaklaşık anlam verilmiş bir yer iken, sur kapılarında “fizyonomist”ler görev yaparmış. İstanbul’a girerken, öyle pasaportmuş vize imiş gibi, doküman aranmazmış... Aranmazmış ama, fizyonomistler öyle adamlarmış ki, İstanbul Şehri surlarından içeri girmeye niyetlenen adamın ne mal olduğunu, bir bakışta anlarlarmış. Örneğin öyle birisi gelirmiş ki, üstü-başı, konuşması pek düzgün olduğu halde, suriçine bırakılmazmış. Çünkü fizyonomistler adamın “it suratlı” olduğunu hemen görür, kesinlikle içeri sokmazlarmış. Ama buna karşılık şapşal davranışlı birisine: “Ebleh ama, sağlam yapılı adam. İşe yarar” diye izin verirlermiş.
Şimdi gelelim başka bir olaya... Bir kent, bir mekân, filmden televizyondan seyredilince, sevinç veriyor da, izlenimler yine de sınırlı kalabiliyor. Bir mekânı tam olarak öğrenip kavramak için, o mekânın içine girerek üç boyutlu yaşamak gerek, bu da yetmiyor, dördüncü boyut olan “zaman” da, o mekânın içinde yaşanmalı!... Kişinin bir mekânı kendi yetenekleri ölçüsünde kavraması ve algılamasının tek yolu, o mekânın içinde zaman geçirerek yaşaması. Kişinin mekân içinde yaşarken, zamanı kullanması şart ama, o zamanı kullanmasını bilmek koşuluyla... Gördüklerinin, kafasında yankı bulması koşuluyla... Kişi dış dünyası ile davranış birliğine, “doğru zamanda” girmek zorunda.
İstanbul'un tarihsel suriçi bölgesinde nüfus yoğunluğunu arttırmak değil azaltmak şarttı. Oysa Adnan Menderes dönemi yıkımlarıyla tarihsel İstanbul'un ciğerleri sökülmüş vatan ve millet caddesi gibi vahşi ölçüde açılmış arterler şehrin kadim ölçü ve karakterini yok etmiştir.