Bazı şeyler ilk kez olduğunda insanı yerinden eder.
Düşündürür, rahatsız eder, hatta bir süreliğine gündelik akışımızı bozar.
Sonra aynı şey tekrar eder.
Bir daha ve bir daha..
Ve zamanla fark etmeden günlük sohbetlerin arasında şöyle deriz "Bu da olmuş."
Asıl kırılma çoğu zaman olayın kendisinde değil, bu cümlenin alışılagelmiş bir hale. dönüşmesindedir.
Bugün şiddet olaylarına verdiğimiz tepkilere baktığımızda, mesele sadece olan bitenler değilir. Yaşanan olaylara nasıl baktığımız ve zamanla bakmamayı da öğrenmemizdir.
Hannah Arendt'in “kötülüğün sıradanlığı “dediği şey tam da burada anlam kazanır.
Arendt, kötülüğün her zaman büyük bir ideolojiden, açık bir şeytanlıktan ya da istisnai bir karanlıktan doğmadığını söyler.
Bazen kötülük, olağan akışın içine karışır.
Bürokratikleşir, gündelikleşir, isim bile değiştirmeden varlığını sürdürür.
En tehlikeli olan durum da budur.
Kötülüğün görünmezleşmesi değil, görünür olup artık garip gelmemesidir.
İnsanlar her zaman kötü olmayı seçerek hareket
etmezler. Bazen sadece sorgulamadan uyarlar, görevlerini yaparlar, verilen rolü sürdürürler.
Böylece kötülük, tek bir merkezden yayılan büyük bir niyet olmaktan çıkar.
Gündelik davranışların içine dağılan fark edilmesi zor bir yapıya dönüşür.
Böyle bir atmosferde artık kötülük, alışıldık hale geldiğinde artık kötü gibi görünmemeye başlar.
İnsan zihni, bir hayatta kalma mekanizması olarak, tekrar eden şeye uyum sağlar. Sürekli maruz kalınan şeye karşı duyarlı olma hali azalır. Bu adaptasyon hali insanda olmasaydı, yaşanan her şey bizi sürekli felç ederdi.
Fakat aynı mekanizma toplumsal düzeyde işlediğinde, işlevini aşarak başka bir şeye dönüşebilir: duyarsızlaşmaya .
Şiddet haberleri ilk başta sarsar. Sonra konuşulur . Bir süre sonra yorumlara dönüşür. En sonunda sadece akışta