Üç ayrı kıta, üç ayrı kadın, üç ayrı mücadele…
Kitap üç ayrı hayatı anlatır gibi başlıyor. Ama sonra bu hayatları birbirine katarak, aynı dirençte örüyor. Yolları hiç kesişmeyen bu üç kadının hikâyesi, bir noktada birbirine değiyor ve iç içe geçiyor.
Hindistan’da toplumsal dışlanmayla mücadele eden Smita, İtalya’da ailesinin mirasını ayakta tutmaya çalışan Giulia ve Kanada’da başarıyla kurulmuş bir hayatın ortasında hastalıkla yüzleşen Sarah… Kitaptaki kadınlar idealize edilmiyor, kahraman ilan edilmiyor. Toplumun kadınlara karşı olan tüm önyargılarının ortasında ayakta kalmaya, hayatta kalmaya çalışıyorlar.
Dil oldukça sade ve akıcı. Örgü metaforu ise kitaba çok yerinde işlemiş. Tıpkı saç örerken her seferinde bir tutam alıp diğerine eklemek gibi, bu kadınların hayatlarına da tek tek bakıyor, sonra onları birbirine geçirerek ilerliyoruz. Hepsinin mücadelesine aynı anda ortak oluyoruz. Ve örülen, iç içe geçen saçlar kadın dayanışmasının temelini oluşturuyor.
Beni en çok etkileyen karakter Smita oldu. Kendi kaderinin kızının yazgısı olmaması için canla başla mücadele etmesi, her şeyi göze alması, kocasını bile arkasında bırakabilmesi… Ancak Smita’nın hikâyesi bana göre biraz yarım kaldı. Onun mücadelesinin sonunda vardığı yer belirsiz. Umut besleyebileceği somut bir karşılık görmeyi isterdim. Smita bölümünde kitabın bittiği yer, içime tam olarak sinmedi.