“Beyin çok iyi düzenlenmiştir. Tıpkı elektrikli süpürgenin torbası dolduğunda durması gibi… “ demişti, ben ona belleğimdeki boşluklardan yakınırken. Bir kadının beynini elektrikli süpürgenin torbasına benzetmesini bir kenara koyabiliriz tabii, ailesiyle buna alınmayacak kadar uzun zamandır içli dışlıydık.
Oraya gelip bu şeyi izleyerek kocasının kalbini biraz olsun görebilmeyi ummuş. Bu oyun ona tekrardan ulaşmasının bir yolu olabilirmiş. Kocasının bu oyun programındaki o isimle ona bir şeyler anlatmak istediğini düşünmüş. Bunun bir simge, bir işaret, uzatılan bir el, ona yapılan bir çağrı olabileceğini düşünmüş. At üstünde Londra’ya gelirken kocasının oğullarının ölümünden beri neden ondan uzaklaştığını, neden sessizleştiğini sonunda anlayabileceğini düşünmüş. Şimdiyse kocasının kalbinde anlaşılacak bir şey yokmuş gibi geliyor. İçindekiler bunlardan ibaret: ahşap bir sahne, nutuk çeken oyuncular, hayran bir kalabalık, kostümlü budalalar. Agnes bunca zaman bir hayalin, olmayan bir şeyin peşinden koşmuş.
Aynı sokaklarda yürümek, yolu gerisin geri gitmek ne tuhaf; tüy kalem misali ayaklarıyla yazdıklarının, yazılı sözcüklerin üzerinden geçer, yeniden yazar, siler gibi. Ayrılıklar ne tuhaf.