Aslında kimse kötülerin kurbanı değildi bu dünyada. Herkes kendi ego, hırs ve zaafları ile kaderini çiziyordu. Kişinin kendine verdiği zararı tüm dünya bir araya gelse bile veremezdi. Aynısı, itibar, başarı ve saygınlık içinde geçerliydi
Hırs ve açgözlülük, insanın içindeki küçük birer kara leke gibidir. Hepimizde mevcuttur ancak irademiz saf dışı kaldığında lekeler büyümeye başlar ta ki, kişi kendisini yok edene kadar…
Aşk, sevgi, bağlılık gibi kutsal sayılacak evrensel duygular bile fazlalığıyla zehirler insanı. Kendi içinde dengeleyemediğin bir duyguyla ilgili, karşıdakinden medet umamazsın. Bu sadece köpürtmek olur içindeki canavarı. Teslimiyet güzeldir ancak aşk deliğe en yakın çizgide yürütür insanı. İmkansızlıktan beslenir en çok. Aklın hükmünü yitirdiği ve algılanan tüm boyutların dışında yaşanan derin bir haz halidir. Oysa kontrolden çıkan her duygu insanı kontrol etmeye başlar. Bu andan sonra peşinden koşulan şey sevgili değil, kişinin kendini mutlu hissettiği hal halidir ve peşinden yeterince uzun koştuğunuz her şeyin bağımlısı olursunuz. Nihayetinde yaşamak kavramı sadece sevgiliyle özdeşleşti. O yoksa hayatın değeri de yoktur. Ölümü göze almak, çılgıncasına seven aşıklar için çok kolaydır. Yani kutsal gördüğümüz bir kavram bile kişiyi akılsızca bir karar verdirip, anlık kazlarının kölesi yaparak onu kötü bir sonuca götürebilir. Oysa dengesi bulunabilse, zararlı görünen şeylerde fayda içerir