Bir gün Sanat Dostları Lokali'nde, Türkiye'de sanatçıları koruyan mesenlerin eksikliği tartışılıyordu. Birisi, "Türkiye'de hiç 'mesen' yoktur" dedi.
Sait Faik atıldı: "Vardır" dedi.
"Kim" diye sordular.
"Annem" dedi.
Anacığı Sait Faik'in tek meseni,en anlayışlı dostu,tek sırdaşı oldu dünyada. Kereste tüccarı babasına kalsa,onu kendine kereste işinde halef edecekti. Avrupa'ya gönderdiği oğlunun oradan eli boş döndüğünü görünce,onun hiçbir işe yaramayacağına hükmetmişti. Ama anası,oğlunun bambaşka,kimsenin beceremeyeceği büyük bir işe yarayabileceğini içgüdüsü ile hissediyordu.
Orhan'ın şakaları, zavallı Sait'in başına nice çoraplar örmüştü. Mark Twain Cemiyeti'ne üye seçilişini bile,Sait Faik'in burnundan getirmişti. Gitmiş, "Bu cemiyet bir acayip cemiyetmiş Sait" demiş. "Oraya özellikle şu şu çarpık vasıfları olanları toplarlarmış. Türk edebiyatında bu vasıfta bir seni bulmuşlar. Yoksa ne hikâyelerinden,ne de edebiyatçılığından haberleri var." Sait Faik,bunu ilkin Orhan'ın kıskançlığına vermiş. Onu yanından kovmuş. Ama daha sonra,içine bir kurt düşmüş. Olur mu olur. O günden sonra kendini kim kutlayacak olsa "Orhan göndermiştir"sanıp,ana avrat küfredip,yanından kovuşu da bundanmış.
Celal'in,Sait Faik'e büyük sevgisi kolay anlaşılır. İkisi de topluma,çevreye karşı küskündü,buruktu. Sait somurtuk bir küskündü. Celal kendi deyimiyle "sırıtkan"bir küskün.
Herkesin sıcak evine,kendini bekleyenlerin yanına döndüğü akşam vakitleri Ahmet Hamdi 'yi Narmanlı Yurdu'ndaki bekâr odasında yalnız plakları ve kitapları beklerdi. Sınırlı hoca aylığının yarısını her ay kitaplara yatırır,kitap paketine sevgi ile sımsıkı sarılır,sayfalarını,bir kadın soyuyormuş gibi gözleri parlayarak şehvetle açardı.