Heinrich Böll Alman Edebiyatı'na gerçek anlamda yön veren ve büyük değerler kazandıran yazarların başında gelir. Yazar İkinci Dünya Savaşı'na katılır, savaşta esir düşer ve yıllar sonra özgürlüğüne tekrar kavuştuğunda yazmaya başlar. Eserlerinin çoğunda savaşın ve savaşın acı yüzünün etkisi vardır. Yine savaşın etkilerinin görüldüğü "Ve O Hiç Bir Şey Demedi" adlı eseri ile Nobel Edebiyat Ödülü'nü alır.
"Ve O Hiç bir Şey Demedi" benim yakın zamanda bir sahaftan alıp kitaplığıma eklediğim bir kitap. Heinrich Böll'ü de bu kitapla tanımış oldum. Ve çok şanslıyım ki bu eseri Behçet Necatigil'in güzel çevirisiyle okumuş oldum. Necatigil eseri adeta baştan yaratmış, yeni bir kimlik kazandırmış esere. Seçtiği kelimelerle esere ayrı bir zenginlik katmış. Öyle ki eseri okurken içimizden biri yazmış sanmanız işten bile değil.
Heinrich Böll eserinde savaşın insanlar üzerindeki yıkıcı etkisini ve bu yıkıntının ardından gelen büyük yoksulluğu işliyor. Heinrich Böll'ün kaleminden savaşından ardından gelen dinden uzaklaşmayı, evliliğin ruhsal sıkıntıları ve yoksulluğun acı yüzünü okuyoruz. Romanda savaş sonu Almanya'sında, yıkıntıların ortasında yaşamak zorunda kalan üç çocuklu bir ailenin dramı tasvir ediliyor. Eser on üç bölüm halinde bir erkeğin bir de kadının ağzından anlatılarak ilerliyor. Kaete ve Fred… Kaete üç çocukla tek başına kalmış yoksulluğun izlerini her gün bir bezle silmeye çalışan, tüm hor görülmelere katlanan bir anne. Fred ise savaşın tüm acımasızlığını iliklerine kadar yaşamış, hayata karşı inancını kaybetmiş, öyle ki mezarlıklarda gezip huzur bulan, evinden çocuklarını dövmemek için ayrılan bir baba.
Yazarın tüm roman boyunca bize verdiği mesaj; savaşla gelen yıkıntının ne şehirlere ne fabrikalara ne de toplum düzenlerine gelmiş olmasıdır, en büyük yıkıntı küçük
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
“Ama geçmiş günler ilgilendirmiyor beni. Hafızam incecik tellerden yapılmış, narin bir örgü gibi; fakat teller arasında delikler var, kocaman delikler.”
Şehri dolaşıyor, en çok uzak kenar mahallelere gidiyor, kapanmamışlarsa mezarlıklara uğruyorum. Bakımlı fidanlar, temiz çiçek tarhları arasında yürüyor; plakaları, isimleri okuyor, mezarlığın kokusunu içime çekiyor, bir gün benim de burada yatacağımı düşünerek kalbimin titrediğini hissediyorum.