Bu kitap, eski Türk sinemasının o hüzünlü ve tanıdık sahnelerini anımsatıyor bizlere. Karşımızda kötü bir kaynana diğer yanda ise kendinden gayrı herkesi düşünen, zayıflığıyla acınası hale gelmişken bile başkalarına şefkat gösteren edilgen bir gelin duruyor. Bir de kimden bir tutam sevgi görse hemen oraya meyleden, annesinin varlığını çabucak unutan küçük bir figür var.
Ve Mazhar... Bir heves uğruna taktığı yüzüğün esaretini karısına yaşatan bu adam, eşinin annesi tarafından ezildiğini pekâlâ bildiği halde sırtını çeviriyor. Şikâyetleri mi? Karısının "niçin bu kadar yorgun", "neden kendine çeki düzen vermiyor", "neden yüzü gülmüyor" olması. Annesi Hacer'i, sırf makyaj yaptı diye "bayağı kadınlara" benzeten ama nihayetinde bir meyhanede bulduğu sıradan bir kadın için karısını boşayan o 'koca yürekli' Mazhar.
Ne yazık ki, bugün bile Mazhar' toplumumuzun gölgelerinde yaşamaktadır. Onların nesli tükenmiş değil, dostlar!
Peki, bu romanın kurbanlar tablosunda kim haklı, kim suçludur?
Kitabı merhametle okuduğumuzda, Nazan en masum, en mağdur olandır. Fakat bu durumu hayatın soğuk gerçekliğine vurduğumuzda ne görürüz?
Hayat rüzgârının sürüklediği yere giden, çocuğunu bile koruyamayan bu figür, yalnızca saf ya da iyi olarak nitelenebilir mi? Başkaları kırılmasın diye harcanan bir ömürde, kendimize yaptığımız haksızlığın hesabı sorulmayacak mıdır? Elbette erdemli olalım; ancak bu erdem, kendi varlığımızın hakkını yok saymak anlamına gelmemeli. Sorumluluğumuzdaki evladımızın geleceğine, kendi edilgenliğimizle gölge düşürmemeliyiz. Nazan’ın kendine bile değer atfetmezken başkalarından kıymet görmeyi beklemesi, acemi bir hayal kırıklığıdır.
Hayat, iyi niyetin her zaman kazandığı bir masal değildir. Çünkü iyi insan olmak ile ahmaklık arasındaki çizgi, bir bıçak sırtı kadar