Duygusal olarak iri ihtiyaçlar; sevilmeye layık olma, hayata güvenebilme, kendini sevebilme, cesaret, sadakat gibi ihtiyaçlar ancak kendi kaynaklarınla iyileşiyor, ötesi taşıma sudan ibaret ve değirmen onunla dönmüyor. Bu ihtiyaçları kendi kaynaklarıyla karşılayan, hiç olmazsa bunu bilen biri ilişki için iyidir derim.
Hepsi çok iyi, hepsi çok güzel de içinin ihtiyacını sen önce kendi kaynaklarınla karşılamakla mükellefsin. Başka türlüsü olmuyor. Senin dolduramadığın yeri dünya dolduramıyor.
Lacan’ın en meşhur aşk tariflerinden biri şöyledir; “Aşk sahip olmadığın şeyi karşı tarafa veriyormuşsun gibi yapmaktır.” Bir nevi dolandırıcılıktır bu; elbet bilinçdışı bir dolandırıcılık.
Bir insanın bir insanın hayatında opsiyonsuz bir yerde olması başlı başına önemlidir. Onu seçmişiz, aşık olmuşuz, bağ kurmuşuz, anlaşılmışız, eşsiz hissetmişiz. O tanığı karımız ya da kocamız yapmışız. Üstüne ondan bir de çocuk yapmışız. İşte o artık mutlak bir bağ… İstersen Mars’a taşın, kaçamazsın; bundan sonra bu bağ mevcut…
İnsan canlısının bir çift olma isteği ve ihtiyacı var. Neden? Burası çok önemli… Çünkü hayatımıza birinin tanıklık etmesini istiyoruz. Bir ikincisi, kendimizi bir türlü güvende hissedemiyoruz.