"Altın Çağ," diyorum kendi kendime. Altın bir çağ. Önümde piyano var. Garip. Piyanoyu çalan ben olmama rağmen insanlar beni görmüyor. Tuşlara ipler bağlanmış, parmaklarımın ucunda kukla misali ipler var. Kukla resitali. Dudaklarım gerildiğinde gülümsüyorum. Ben hep gülümsedim. Başka birisinin bana güldüğünü fark ettiğimde hissettiğim rahatsızlıkla kirpiklerimi oraya çeviriyorum.
Bir kemancı.
Onu tanıyordum. Fakat gülüşü beni rahatsız hissettiriyor.
O kemancıya ne olduğunu artık biliyordum.
Vivaldi İstanbul'da, ben ne yapıyorum burada? Bu şarkıyı biliyorum. Can Atilla'nın bu parçası piyano ve keman ile çalınırdı. Kemancı ve ben, ne yapacağımızı iyi biliyoruz. Uyumluyuz. Bozuntuya vermiyorum, en büyük maske benim. Önümde koşturan çocukları görüyorum, herkes çok şık. Bir düğünde olduğumu anladım. Birinin düğünüydü. Parçayı tamamlarsam büyük bir felaket olacaktı. Çocuklar var, dedim kendi kendime. Üstelik felaketin eseri de ben olacağım. Tamamlamamalıyım.
Parçayı değiştiriyorum. Rumeli Hisarı'nın Yapılışı. Kemancı bu duruma çok şaşırıyor fakat bozuntuya vermeden bana eşlik ediyor. Düğün gişelerinde bu müzik kullanılırdı. Kemancı biliyor, ne yapacağımı biliyor.
Mumcu kız hikâyesinin gerçeği ise şöyleydi; bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde yıllar önce küçük bir kız varmış, hem üşüyor hem de karanlıktaymış. Mumcu kızı ne annesi severmiş ne de babası. Abisi bile sevmezmiş. Bir tek onu seven büyükannesi varmış. Hayatında her şeyi ona büyükannesi öğretmiş. Mumcu kız yaşamak için her güne bir mum yakıyormuş. Hem aydınlanıyor hem ısınıyormuş. Her mum yaktığında bir hayalini aklına getiriyor ve gerçekleşmesini diliyormuş. Hayali gerçekleşsin diye bütün mumları yaktıkça aslında ömrü de eriyip gidiyormuş. Son olarak mutluluğu dilemiş ama yakacak mum bulamamış. Etrafında eriyen mumlara bakmış ve onların yanında oracıkta can vermiş. Bir ruh olup büyükannesinin yanına uçarken artık ne üşüyormuş ne de karanlıktaymış, sadece huzur varmış. Sabah olduğunda mumcu kızı ölü bir şekilde ama gülen bir yüzle bulmuşlar. Etrafında bir sürü sönmüş mum varmış. Bu mumların alevinde onun ne hayaller dilediğini hiç kimse bilemezmiş artık.
Ben bir hikâyenin son sayfalarında bitmek üzere olan bir satırdım ve bir mum gibi söndüm.
"Evime kadar girdin. Evime. Kadar. Girdin. Seni kendi ellerimle buraya hiç getirmemeliydim. Keşke—"
"Lütfen sus," dedim yalvarırcasına. Hep keşkeydim, hep olmaması gerekendim. "Her ne diyeceksen devamını getirme."
"Zararsın, Hisar!" diye bağırdı. "Varlığın sadece zarar!"
Ben zarar ve ziyandım. Kimsenin iyi ki'si olamazdım.
"Hisar! Evimde ne işin var? Senin burada olmaman gerekiyordu!"
"Ben, bana ait olanı almak için gelmiştim sadece."
"Neymiş o sana ait olan şey?"
"Günlük. Günlüğü alacaktım."
"Evin bu hâli ne? Bunların hepsini sana nefret kusulan bir günlüğü almak için mi yaptın?"
Sana nefret kusulan günlük. Annem bana nefret mi kusuyordu? O günlükte sadece nefret mi vardı? Hiç mi sevgi yoktu?