Bu kitap en başından itibaren bir ironiyle konuşur. Ama güldürmek için değil; ciddiyetle dalga geçmek için. Anlatılan dünya gerçek değildir ama tanıdıktır. O kadar tanıdıktır ki, “kurgu” demek bile insanın içinden gelmez.
Baş karakterin isimsizliği tesadüf değildir. İsmi olmayan biri, kimliği eksik olduğu için değil; herkes olduğu için anlatılır. Okur, bu boşluğu kendi adıyla doldurabilir. Zaten kitap boyunca yapılan da budur: okuru metnin içine davet etmek değil, istemeden dahil etmek.
Metnin gerçekliği tuhaftır. Olan bitenler sanki yaşanmamıştır ama yaşanabilir. Bu “gerçek olmayan gerçeklik” hâli kitabın en rahatsız edici tarafıdır. Çünkü okur, absürtlüğe gülecekken durur; gülmek yerine düşünmek zorunda kalır.
Karısına ve oğluna yazılan mektuplar ise metnin en kırılgan ama aynı zamanda en sert bölümleridir. Bu mektuplar bir sevgi anlatısı değil, bir mesafe belgesi gibidir. Yakınlarına yazılmıştır ama yakın değildir. Koruyucu görünür ama çaresizdir. En çok da şunu hissettirir: insan bazen ailesine bile kendini ancak resmî bir dille anlatabilir.
Mahkemeye yazılanlar ise ironinin zirvesidir. Mantıklı, düzenli, kurallara uygun cümleler vardır; fakat bu düzgünlük hiçbir işe yaramaz. Çünkü mesele doğru cümle kurmak değil, kimin konuştuğudur. Kitap burada dilin adaleti garanti etmediğini çok sakin ama çok net biçimde gösterir.
En çarpıcı noktalardan biri de karakterin kendi dilini ve kelimelerini kurma çabasıdır. Bu yeni dil bir özgürlük alanı gibi görünür ama aslında bir sığınaktır. Sistem dili dışladıkça, birey kendi kelimelerine kapanır. Anlaşılmak için değil, kaybolmamak için konuşur.
Kitap boyunca hissedilen şey şudur:
Sorun anlatamamak değil.
Sorun, anlatmanın artık bir karşılığı olmaması.
Böcekler İçin Dilbilgisi, okuru rahatlatan bir metin değil. Ama